İki dram

Abone Ol

Sansasyonel olayların ya da olayların sansasyonel bir tarzda birbirini takip ettiği zaman diliminde, insanın, insanımızın unutulduğunu söylemek durumundayız. Aslında gündelik olaylarda sözkonusu unutulmuşluk durumu kendini hatırlatıyor, ama kendini kaptırıp gitmiş psikolojimiz buna tepki verecek halde gözükmüyor. Oysa insani dramlar yaşanıyor.

Sözgelimi son bir yılı bir an için hafızamızı tazeleyerek değerlendirmek istediğimizde, ortaya çıkan manzaranın hiç de olağan nitelikte olmadığını görürüz. Siyaset, birbirini adeta yok etmek üzere harekete geçmiş bir haldedir. Bunun topluma yansıması giderek katı, hoşgörüsüz, acımasız ve anlayışsız niteliğiyle kutuplaşma halinde somutlaşmaya başlamış gibidir. Ekonomik alanda üretim, istihdam, adaletli gelir dağılımı yerine, üretimsizlik, işsizlik, gelir dağılımı adaletini hızla kemiren adaletsizlik ve çılgınca bir tüketim histerisi almış başını gidiyor. Düşünce ve sanat bakımından bir yozlaşma, "lümpenleşme", sloganlaşma ve sıradanlaşma maharet niteliği kazanmış gibi gözüküyor.

Yakından tanık olduğum iki ibretlik insan dramına dikkatinizi çekmek istiyorum. İki dramın kahramanları emekli olan iki insan. Emekli, denildiğinde, bir anlık merhamet duygumuzu harekete geçiren bir olayı hatırlamakta zorlanmayız. Emekli maaşı kuyrukları, yılların yorduğu ve çökerttiği yüzler, bakışlar ve çökük omuzlar resim halinde bakışımızın hedefine kendiliğinden oturur. Ama onları bir insan, hayat karşısında güçleri ve imkanları bir hayli sınırlanmış ve bundan dolayı ruhsal bir çöküntü yaşayan varlıklar olarak pek algıladığımız söylenemez. Ununu elemiş, eleğini duvara asmış, diye düşünerek paranteze alırız.Biraz ihtimam, biraz saygı göstersek de, gerçekte onlara hayattan soyutlayarak yaklaşırız.

Emekli, dediysem, yaş itibariyle altmışa dayanmış, biraz geçmiş iki insandan bahsediyorum. İkisi de devlet memurluğundan, biri öğretmenlikten, diğeri polislikten (komiser) geliyorlar. Polis komseri, çaresiz parkinson hastası. 17-18 yıl önce yakalandığı hastalık dolayısıyla malulen emekliye ayrılmış, Çorlu da yaşıyor. Kahramanmaraş ta "Kara lise"den sınıf arkadaşım. Yılda bir veya iki defa, fakülteye ziyaretime gelir. Birlikte olduğum süre içinde, bırakınız geçmiş günleri tadıyla yâd etmeyi, içim ezim ezim ezilerek doğru düzgün konuşamamanın ıstırabını yaşarım. Son bir iki yıldır, geçinememe zorluğuyla boğuşur halde yaşadığını anlıyorum. Son geldiğinde, tanıdığı birinin küçük lokantasını devralmak için uğraşıyordu. Ama devralacak imkan yok. Konuşma esnasında bankadan aldığı kredi borcu ve ihtarı, başvurabileceği bir ihtimali de ortadan kaldırmış gözüküyor.

Diğer emekli olanı daha yakından tanır, yılların dostu olduğunu söyleyebilirim. Öğretmen. Bir kaç yıl önce emekli oldu. Öğretmenlik, eğitim yorucu ve yıpratıcı bir iştir. Azim, şevk yoksa, ağır bir yüke dönüşür, giderek insan kendisine olan saygısını da yitirebilir. Üstelik araştırmacı-yazardır. Birbirinden değerli, kendi çapında özgün kitaplar hazırladı, Arapça ve Osmanlıca dan çeviriler yaptı. Tanıdığımdan beri mütevazı, kifaf-ı nefs derecesinde, kalenderce yaşayıp durdu. Geçenlerde görüştüğümüzde, belediyelerin düzenlediği meslek edindirme kurslarında öğretmenlik için başvuruda bulunduğunu söyledi. Yaşı altmışı geçiyor. Haftada onbeş-yirmi saat ders vererek alacağı ücret, iyice zorlayan ihtiyaçlarına birazcık rahatlık sağlayabilir belki. Ama bu işi, eğer alabilirse, ne kadar bir süre taşıyabilir Araştırmalarına devam ederek birkaç eseri daha gün ışığına çıkarması gerekirdi, diye düşünemedim. Çünkü yayımlanması, yayımcıların bunu makul ölçüde değerlendirmeleri ortada bir ihtimaldir. Ayrıca yakınlarda anjiyo oldu, belki kalb ameliyatı olması da gerekebilir.

Uzatmayayım. İki dram var ortada. Biri parkinson hastası lokanta işine girmek için çırpınıyor. Diğeri, o da yarı hasta, bir kursta eğitmenliğe geri dönmeye uğraşıyor. Eminim, emekli kategorisinde tanımladığımız milyonlarca dram yaşanıp gidiyor. Hiçbir yorum, öne sürülecek hiçbir çözüm önerisi bu insani dramları açıklayamaz. Açıklayamıyor.