25 Ocak 2011’den bu yana devam eden “Mısır Arap Baharı”nda yeni bir sürece daha girilmiş bulunuluyor. Bu yazının kaleme alındığı saatlerde Mısır’da muhalif cephe “Tamarod” (İsyan) tarafından başlatılan ve Tahrir’de “İttihadiye” çadırlarıyla özdeşleştirilmeye çalışılan Mursi karşıtı eylemlerde yeni bir aşamaya girilmiş durumda.
Daha önce Hüsnü Mübarek’i devirmek üzere toplanan kitleler, bugün iki ayrı grup halinde Tahrir’e çıkartma yapıyorlar. Hatta bu son gelişmelerden dolayı “Baltacılar” adlı grubun saldırılarından çekinen yönetim, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi bir ordu karargahına yerleştirmiş durumda. Oysa, muhaliflerin “Öfke Günü” olarak nitelendirdikleri 30 Haziran, aslında Mursi’nin göreve gelmesinin birinci yıldönümü ve normal şartlarda onun bu meydandan halka hitap etmesi gerekirdi...
Mursi’ye karşı “sivil darbe” olarak da nitelendirilen bu olaylara verilen adlar da oldukça dikkat çekici; “Kıyamet Günü”, “Öfke Günü” gibi. Kitleleri “öfke” üzerinden seferber etmeye yönelik bu yaklaşım, maliyeti ne olursa olsun Mursi’yi ve onun şahsında Müslüman Kardeşler’i, “Yeni Mısır”ı tasfiye etmeye yönelik bir girişim olarak karşımıza çıkıyor.
Bu noktada, Mısır’daki muhalif partilerin çatı kuruluşu Ulusal Kurtuluş Cephesi Genel Sekreteri Abdunnur’un; “Ne yazık ki gösteriler bütünüyle barışçıl bir şekilde sonlanmayacak, aksine birçok insanın hayatını kaybedeceği şiddet olaylarıyla sonuçlanacak” açıklaması ve şu ana kadar gösterilerde 7 kişinin ölmesi, 500’den fazla kişinin yaralanması önemli ipuçları veriyor.
“Hamas Hadisesi” ile özdeşleştirilen yeni süreçte, artık sandıkların çok büyük bir önemi yok gibi. Yani “milli irade”, “küresel irade”ye teslim olmadıkça bu sandıklar fazla bir ehemmiyet taşımıyor. Bu kapsamda “demokrasi seçimden ibaret değildir” yaklaşımı bugün Tahrir’e de hâkim kılınmaya çalışılıyor ve her kesim kendi kitlesi üzerinden kurallarını ortaya koymaya çalışıyor.
Demokrat-liberal söylemler üzerinden, ulus-devlet anlayışının yerle bir edildiği bu çarpık adem-i merkeziyetçi anlayış, kaçınılmaz bir şekilde anarşiyi de beraberinde getiriyor. Nitekim zaman içerisinde Müslümanların daha da bilinçlenmesi sonucunda demokrasi anlayışının “bumerang” etkisi oluşturmaya başlamasıyla birlikte merkez-çevre (yöneten-yönetilen) ilişkilerinde ortaya çıkan aleyhte durumu tekrar lehlerine çevirmek isteyen güç odakları, bugün yine demokrasi üzerinden operasyon çekiyorlar ve “her şey sandık” değildir iddiasını gündeme taşıyarak, demokrasiye yeni bir tanım getirmeye çalışıyorlar.
Dolayısıyla, gelinen aşama itibarıyla “demokrasi” bazı kesimler açısından bir çözüm değil, “sorun” üretmeye başlamış durumda. Daha fazla demokrasi talebiyle iktidara gelen yönetimlerin bugün hızla otoriterleşmeye başlamasının altında da kısmen bu gerçeklik yatıyor olsa gerek.
Bir diğer ifadeyle, demokrasi söylemiyle siyasi arenada geniş manevra kabiliyeti elde etmiş, güce ulaşmış bu yapılar, bugünlerde yine demokrasi üzerinden hareket alanları daraltılarak sistemden tasfiye edilmeye çalışılıyorlar. Bu da haliyle, karşı bir direnci ve “ötekileştirme-kutuplaştırma-bölme-çatıştırma-müdahale” şeklinde sıralanabilecek bir operasyon (karşı devrim) sürecini beraberinde getiriyor.
Bugün, Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkan ve “Sykes Picot” ve “Yalta” süreçlerine meydan okuyan “Arap Uyanışı” ve “Yeni Ortadoğu” sürecinde yaşanan gelişmelerin altında da bu yatıyor. Nitekim, Mısır’da Tahrir’de ortaya konulan yeni oyunda Mursi’yi iktidardan devirmeye yönelik “Tamarod” hareketinin (herhangi bir siyasi partiye angaje olmayan, bağımsız bir gençlik hareketi olarak lanse ediliyor) başlattığı imza kampanyası bu açıdan oldukça dikkat çekici.
30 Haziran’a kadar 15 milyon imza kampanyasında, Mısır’daki seçmen sayısının neredeyse yarısına ulaşılmış vaziyette. 22 milyon imza topladıklarını 30 Haziran’dan önce açıklayan bu muhalif yapı, adeta “imzalar” üzerinden “sandığı” etkisizleştirmeye çalışıyor ki, bu yöntem önümüzdeki süreçte çok daha farklı ülkelerde (buna Türkiye’de dahil edilmeye çalışılabilir) gündeme getirilebilir.
Bu husus, aynı zamanda mevcut yönetimi etkisizleştirme ve meşruiyet zeminini kaybettirme noktasında önemli bir hamle olarak karşımıza çıkıyor. Bu yöntemle Mursi bir takım yetkilerinden vazgeçirilmeye çalışılabileceği gibi, istifa dahil her türlü opsiyona mecbur da bırakılabilir. Burada göstericilerin önünde iki önemli seçenek var; “pasif direniş-sivil itaatsizlik” ya da “çatışma”.
Kuşkusuz, bu noktada Mursi’nin takınacağı tavır da çok önemli. Şu ana kadarki mesaj “mücadele” yönünde. Nitekim, bir milyon destekçisinin Mısır sokaklarına çıkacağını duyurmuş vaziyette. Dolayısıyla, ülke genelinde hem muhalefetin hem de iktidar yanlılarının kitlesel gösterileri söz konusu. Bu da akıllara, kaçınılmaz olarak bir “meydan savaşı” olasılığını getiriyor ki, bu tür süreçler her zaman için provokasyonlara fazlasıyla açıktır.
Peki, Mursi ya da daha doğrusu Mursi liderliğindeki “Yeni Mısır” bu noktaya nasıl geldi Mısır’ı nasıl bir gelecek bekliyor Bunla ilgili ne tür senaryolar söz konusu Süreçte Türkiye’nin yeri ve rolü nedir