İhtilallerin çocuğu Demirel

Abone Ol

Demirele koşmuş TBMMnin darbe komisyonu. Bu ülkenin demokrasi tarihindeki bütün darbelere, ithilallere, müdahalelere şahitlik eden Demirelin ciddi bilgiler vereceğini sandıklarından ya da inandıklarından.

Halbuki onlar da bu ülkede Demirelle birlikte yaşadılar merak ettikleri tüm konuları.

Demirel önce laf demektir. Kendine yakışan bir lafla karşılamış heyeti.

"Bugünkü çamaşır dünkü güneşte kurutulmaz."

Ya da şöyle diyebilirdi:

"Dünkü çalgıya bugün oynanmaz!"

Oyunun bitmediğine inansa idi, diyebilirdi. Fakat o, oyunun bittiğini nizamiyeden döndüğü gün anlamış ve yıkılmıştı. Halbuki ortamın hazırlanmasına az mı emek vermişti. Ortamın, yani darbe ortamının...

- Size darbeleri sormaya geldik.

- Darbelerin neyini soracaksınız Binaenaleyh darbe oldu da, olmasın mı dedik. Nizamiyede fevkalade anlattım onlara. Post Modern olması yetmez, Yassıadalı olsun icabında. Yassıada orda durup, duruyor.

- Söz Yassıadadan açılmışken size 27 Mayısı soralım. 27 Mayıs hakkında ne düşünüyorsunuz

- İyi düşünüyorum. Binaenaleyh 27 Mayıs benim ikinci doğum tarihimdir. 27 Mayıs oldu, bizim önümüz açıldı. Su müdürlüğünden emekli olsam daha mı iyi idi 27 Mayıs bu ülkeye benim gibi fevkalade bir adamı kazandırmıştır.

- Fevkaladelik neresindeydi

- Şurasındadır. İtiraz etmeyen bir adamım. Binaenaleyh şapgamı alır giderim. İhtilalcileri kızdırmak fevkalade ayıptır, günahtır, yazıktır.

- Onlar neye kızarlardı

-  Cesarete kızarlardı. Binaenaleyh 28 Şubatta yaşamadık mı bunu Menderesin idam resimlerini gösterdiler bana. İtiraz etmedim, öyle olsun dedim.

- Öyle mi oldu

- Olmadı mı Binaenaleyh niye hep ben geldim Onlarla fevkalade uyum gösteriyordum.

- Şapganızı alıp gittiniz

- Oturup kaldığım günlerden memnun mu idiniz Binaenaleyh götürdüklerimden bir şapgamı mı gördünüz. Turpun büyüğü heybede idi, görmediniz.

- Tankın büyüğü mü demek istediniz

- Tank işi sonra. Binaenaleyh arif olan anlar. 12 Martta Mecliste 1 kişi itiraz etti.

- Başkalarının itiraz etmesini siz mi engellediniz. İtiraz etmeyin mi dediniz

- Demişsem size ne 28 Şubatta bir parti itiraz etti de ne oldu Binaenaleyh yine ihtilal olmadı mı Markası modern olunca fevkalade eksik mi oldu

- Biraz da 12 Eylülü konuşalım. MİT bana haber vermedi, demiştiniz.

- 12 Eylül ben öyle dediğim için olmadı. Binaenaleyh çoktan olmuştu. Haber verseydi ne olacaktı Çıkıp fevkalade karşılama töreni yapacaktık.

- Yani siz ihtilallere itiraz etmiyorsunuz

- Etsem ne olacak Binaenaleyh adam elinde silah gelmiş. İnsanın canı fevkalade tatlıdır. Hem sonra biz Meclisi açık tuttuk.

- Meclis açık olunca...

- Milletvekilleri maaşlarını alacaklar demektir. Binaenaleyh Arabistana mı gideceklerdi

- 28 Şubatta kızlarımız için öyle demiştiniz değil mi

- Can güvenlikleri için öyle söyledim. Binaenaleyh tankların altında kalmamaları için öyle söyledim.

- Can güvenliklerinin olmaması, sizin orada olmanızdan mı kaynaklanıyordu.

Demirel rahat. Böyle karşı sorular sorulmadığından.

- Bana sağcılar adam öldürüyor, dedirtemezsiniz demiştiniz

Cevaba bakın:

- Raporlara baktım. O gün hep sağcılar öldürülmüştü. Gazeteler öyle yazdı.

- Sağcılar ya da solcular siz orada olduğunuz için mi öldürülüyordu

Bu soru da sorulmadı Demirele.

Ve Demirel TBMM heyetine 28 Şubatı anlatıyor:

28 Şubat öncesi Türkiye rahat değildi. Halkın bir kısmı cumhuriyete karşı kalkışma olduğunu düşünüyordu. Başı açık kadınları Hizbullah öldürüyordu. Şeriat özlemi açıkça dile getiriliyordu. TSK hedef haline getirildi. Başbakanlıkta şeyhler ağırlandı. Sincanda Belediye başkanı Kudüs gecesi organize ediyordu.

Son bir soru sormuşlar Demirele:

- 28 Şubatta nerede idiniz

- Devletiin yanındaydım, demiş.

Bu sorusunu beğendim TBMM Heyetinin. Demek ki Demirelin durduğu yer, bulunduğu yerin şüpheli olması, böyle bir soru ile kayda alınıyor. Akabinde şu sorulabilirdi.

- Devletin yanında olduğunuzu gören var mı İspat edecek bir belgeniz var mı

Dünkü Demirelle bugünkü Türkiye konuşulmaz.

Sonuç bu!

YANDAKİ MÜDAFAANIN DESTEK TEZİ

Bu on yıl içinde, İnönü, her toplantı döneminde, haklı, ama insafsız, ama merhametsiz, ama muhalefetin analığından uzak hücumlarını, tehditlerini, ard arda, üstüste arttırdı, çullandıkça çullandı...

DP iktidarı, CHPnin bu oyununu Kabul etmiş, ona uymuş, hızlı adımlarla, politika düşmanının istediği yönde, sonsuz bir uçuruma doğru, hiç direnmeden, delice geri geri çekilmiştir.

İnönü, Meclis kürsüsünden "İhtilal olur!" dediği gün, ihtilalin bütün şartları tamamdı artık!

İnönü, Meclis kürsüsünden "Sizi ben bile kurtaramam!" dediği gün, darağacı kurulmuş, yağlı urgan ilmik edilmiş, celladın eline verilmişti bile!

(İdamlardan tam bir yıl sonra bir CHP kalemşörü böyle değerlendiriyor, yaşananları.)

ALTANCA "GEN"LER

Hükümet insanların çokça bulunduğu yerlerde; sinema, tiyatro, opera, müze, kütüphane, konferans salonu, liman, gar, terminal, otel, yurt ve kamu hizmet binalarında kreş, ibadet alanı, oyun alanı yapılacak, diye bir denetim taslağı hazırlamış.

İlk itiraz kurşunu Ahmet Altandan gelmiş.

Bu ülkenin namaz kılan insanlarının yaşayışlarını namaza göre ayarlamak haklarının olduğuna inanmazsa bir insan, itirazı Altanca olur.

"İnsanlar Don Giovanni operasının antraktında mescide namaz kılmaya mı koşacaklar "

Bir küçük ibadet odası, koca bir Mahalle Mescidi oldu.

Başkalarının ibadet haklarını kullanma ortamlarına itirazdan çok, kendi tabii haklarına (!) ortak istememe durumu var burada.

Opera, bale, tiyatro bizim için vardır. Yani biz varız diye devlet onları ve oraları bulundurmak zorundadır. Namaz vakti geldiğinde mescide koşacakların burada/orada  işi ne Niye geliyorlar Halbuki biz varız.

Olayın Altancası bu.

Boğazda bir meyhanede demlenen bir Cumhuriyet yazarının da itirazı aynen Altanca idi. Lakin o Milli Şef yıllarında.. "Meyhanenin yakınında camii olur mu "

Yıkılan camiidir.

"Karaköy iskelesinin karşısı birahaneler olursa ve oralar erkek, kadın birlikte doldurulursa, bu memlekette problem biter!"

Böyle bir cümleyi, ki Altanca bir cümledir, baba Altandan okumuştum 40 yıl önce. Bugün Karaköyün iskele karşısı, o gün olması istenen gibidir.

Problemler bitmiş midir

Aklımda, eski bir dergide yayınlanmış (CHP sözcüsü bir Dergi) ve baba Altanı Altanca anlatmış bir karikatür var.

Nasıl yazsam da oğul Altanın yazısına eş olsa o karikatür; düşündüğüm genetik aktarıma ispat olsa, diye kıvranırken ben, imdadıma Ertuğrul Özkök yetişti. Hep ihtilalcilerin, 28 Şubatcıların imdadına mı yetişecek Biz de bu ülkenin çocuğuyuz icabında.

Baba Altana hayranlığını konuşturmuş, 28 Şubatcılara hayranlık biraz eskimiş olmalı. Şıracılık ayrı zanaattır, karıştırmayın. Zira onun da imdadına yetişilmiş. Yani yetişen, yetişene..

"Türkişe İşçi Partisinin o hınzır çocuğu koşuyor imdadıma; özlediğim en muzip haliyle kürtaj meselesine dalıyor:

"Şimdilerde kürtaj konusu da geldi, gündeme lök gibi oturdu.

Bendenizin aklı ise, yıkandıktan sonra kurumaları için balkonlara asılan kadın iç çamaşırlarında...

Onların arasında kadın külotları da var, kadın sutyenleri de...

İlahiyatçılara sormak gerekiyor:

- Kadın donları ile sutyenlerini balkonlara asmak günah mıdır, değil midir "

Baba Altan, İslam Çupinin çocukluk günlerinden de önce İstanbulludur. O anlatıyor: İlk apartman şehremininde yapılmıştı. Beş katlı. En üst katın balkonuna asılan kadın çamaşırlarına bakan bir kalabalık hep olurdu, apartmanın önündeki kaldırımda."

Baba Altanın aklının ta o günlerden balkonlara asılan çamaşırlarda kaldığını söylememiz çok zor. İnsan hergün Kadıköy yakasından Şehreminine kalkıp gelmezki.

Geçmiş geçmiştir.

Gelelim bugüne. Daha doğrusu baba Altanın T.İşçi Partisinde hınzır çocuk olduğu günlerde yayınlanan o karikatüre.

Özkök Beyin Afili bıyıklı, bçkın bakışlı dediği baba Altan, aynen resimde görülüyor. Ve resimde şu da görülüyor: Bir Altanca itiraz, bir Altanca karşı çıkış..

Şimdi buradan bakınca başka ne görülüyor

Bu ülke insanlarının yaşama hakları varsa, demokratik hakları varsa, ibadet hakları varsa, giyim kuşam hakları varsa, bunların hiç biri için, hiçbir Altanca itirazın hiçbir önemi yoktur.

T.İşçi Partisinin ayarladığı hizmetciler ise konumuz değil.

PAKDEMİRLİ DESTANINDAN

Cumhurbaşkanı Özal, Ekrem Hocayı çağırır:

- Ekrem, seni ne kadar takdir ettiğimi bilirsin... Benden sonra partinin ve hükümetin başına geçmeye layık kişisin... Fakat... Eşinin başı kapalı.

- Turgut abi... Bu yaştan sonra karımı boşayayım mı

Burada bir "ara not" sunalım.

Pakdemirli, "kendisini asıl engelleyenin Semra Özal olduğuna... Bu konuda Özal ile Semra Hanım arasında büyük tartışmalar yaşandığına" inanıyor.

Hikayenin sonu... Pakdemirli:

- Özal beni ikna etti... Konuştuk, tartıştık ve ikna oldum... O günün şartları öyle gerektiriyordu.

(Yavuz Donat yazılarından)

İnternet sitelerine düşen bir ses kaydını çözmüş, göndermiş bir okuyucumuz..

Pakdemirlinin garipliğini, siz Yavuz Donattan öğreniyorsunuz. Halbuki o da eksik biliyor; Özallarla birlikte çok sofraya oturmuşluğuna ragmen...

Herkes öğrensin bu ses kaydındaki T.Özalın anlatımından; Semiranım kimdir

"Gel Ekrem yanıma gel. Yanı yanı başıma. Şu gençlikte neler geldi başıma Ne geldiyse Semranım yüzünden geldi. Ben ne olduysam, Semranım yüzünden oldum.

Beni duyuyor musun Ekrem. Sadece duymanı değil anlamanı da istiyorum. Anlaki, ileride gazetecilere anlatacağın birşeylerin olsun Ekrem. ANAP iktidarından mahkeme salonlarından başka bir şey kalmaz hafızalarda.

Ben seni başbakan edemedim Ekrem, bari ikna edeyim. Memleketin ikna olmuş bir Ekreme şiddetle ihtiyacı var.

Sen niye başbakan olamadın Ekrem Ben mi istemedim Partili arkadaşların mı istemedi Parti teşkilatı mı istemedi Sen nasıl anladın bilmem ama Ekrem, bunların hepsinin istememesi gerçektir.

Sakın sen de mi, deme Ekrem Yoksa sen, ne beni, ne ANAPı anlamamış olursun. Bu saydıklarımın hepsi Semranım demektir Ekrem. Burayı iyi anla Ekrem. Anla ki, ikna oldum diyebilesin göğsünü gere, gere.

Semranım herşey demektir Ekrem. Ben demektir, parti demektir, tüzük demektir, teşkilat demektir... Yoksa sen bunu farketmedin mi Ekrem

Ben bu partiyi Semranım istediği için kurdum; o bir şey olsun diye kurdum. İkna olman için bunu bilmen lazım Ekrem.

Bir gün bana dedi ki: Benim için hiçbir şey yapmıyorsun Amerikaya gideyim Bushun montunu giyeyim dedim, bana mı giyeceksin, kendine giyiyorsun, dedi. Haklıydı kadın Ekrem.

Iraka bir koyalım, üç alalım dedim. Nereye ne koyduğunu ben bile unuttum, sen kaydı tutamazsın dedi. Yine haklıydı kadın.

Onun hep haklı olduğu büyük tartışmalar yaşadık Ekrem. Koşma bandını vazolardan kaçmak için almadım Ekrem. Bizim hiç vazomuz kalmadı, yani olmadı Ekrem.

Yediğime içtiğime ve kimi başbakan yapacağıma karışması gayet normal değil mi Ekrem. Yoksa millet nerden bilecekti bir gün önce benim meyve suyu içtiğimi. Sabaha kadar başkaları da içti diye tartışmıştık Ekrem.

Daha başka ne yapabilirdim Semranım için Ekrem tartışmaktan başka Aklıma geldi, hemen söyledim. Sana şiir yazayım dedim. Ne dese beğinirsin, Ekrem Gerçi sen Semranımın itirazından başka bir şey beğenmezsin ama... Sakın ha, dedi. Çiğnediğin sakızlardaki manilerle çıkma karşıma. Bana kimse mani olamaz dedim, şiir yazan şair olmaya karar verdim Ekrem

Hemen bir araştırma yaptım, Ekrem. Kim iyi şairdir, kim iyi şiir yazıyor. Lakin herkes herşeyi çok iyi biliyor Ekrem. Karadutum, çatalkaram, çingenem diye başlasam şiire, zeytin ağaçları filan var desem, olmayacak. Renk tutmuyor Ekrem.

Medya da bu konu da masum değil. Tuttular Hacı Bayram Veliye dayandırdılar. Paranın gücü bu Ekrem, anlıyor musun! Yani bizim kelimeler uymadı Ekrem.

Derken bir gün, milletin fişini okurken Ekrem, bir şiire rastlamayayım mı Gel gel sarışınım gel. Sana aşığım gel. Partime ışığım gel. Bu şiir değil Ekrem. Zaten bunun olmayacağını sen de biliyorsun Ekrem. Ben ölürken yanıma gelmeyene böyle bir şiir söylenir mi

Sarı saçlarına deli gönlümü, bağlamışım çözülmüyor... Tamam dedim, Ekrem.  Bana da böyle bir şiir lazım. Hemen araştırdım, buldum yazan şiirciyi. Bunu bana ver dedim.

Senin de tahmin ettiğin gibi Ekrem, Koç şair adam bana şiirini vermedi. Bush bile montunu vermişti halbuki.

En çok bu işe Semranım bozuldu Ekrem. Bana dediki: Turgut, madem bu adam şiirini vermiyor, sen de bir parti kur, her şeyini kaybettir ona. Ben il başkanlığı ile milletvekili listes i hazırlamakla oyalarım kendimi.

Semranımdaki bu fedakarlığı görüyor musun Ekrem. Ben çok duygulandım ve hükümetin başına geçecekleri, partinin başına geçecekleri de sen tesbit et dedim. İyi demiş miyim Ekrem Gerçi ben yapsam o işi Semranımdan iyi mi yapacaktım.

Ben adamdan şiirini istedim, adam bana ne dedi biliyor musun Ekrem. Yok yok söylemeyeceğim. Ağzında mercimek ıslanmaz. Hemen gider Yavuz Donata filan anlatırsın.

Ben seni biliyorum Ekrem. İkna olduğunu anlatırken, nasıl ikna olduğunun tatbikatını dahi yaparsın sen. Yavuz Donata da malzeme lazım. Malzeme dedim de aklıma geldi Ekrem. İşte böyle. Ben Semranımı bir şiir malzemesi yapabilseydim ya da o şiiri yazan Koçu ikna edebilseydim, bu milletin ANAP diye bir derdi olmazdı Ekrem.

Yani herkes senin gibi hemen, her zaman ve her yerde ikna olmuyor Ekrem. Lakin sen ikna oldun değil mi Ekrem.

Semranımın şartları, beni bile neler, neler yaptı. Seni ikna olmuş bir Ekrem yapması çok mu Bas şu düğmeye Ekrem. Kaset doldu sayılır. Şunu da bil Ekrem: Sen kasetten çok once çözülmüştün.

TARİHTE MİZAH SON TENBİH

1839 yılında ilan edilen "Tanzimat"ın yurdumuza getirdiği yeniliklerden biri de, bilindiği gibi, kanun karşısında herkesin tam eşitliği idi. Bu eşitlikten oldum olasıya fazlasiyle yararlanan azınlıklar, Tanzimat Fermanını fırsat bilmişler; psikolojik ve sosyal gelenek alanlarında da kendilerine yeni yeni çıkarlar sağlamışlardı.

Mesela Tanzimat Fermanından önce Hıristiyanlara geniş halk yığını, genel olarak "Gâvur" der ve bu kelimeyi biraz da küçültücü, aşağılatıcı anlamda kullanırdı. Oysaki Tanzimattan sonra Hıristiyanlara gâvur denmesi, hele bu kelimenin bir hakaret kastiyle kullanılması yasak edilmişti.

Bu sıralarda idi. Bir gün birkaç Müslümanla, azınlıklardan bir o kadar kişi, önemsiz bir konu yüzünden kavga etmişler; bu arada Müslümanlar, Hıristiyanlara, dil alışkanlığı ile, yine gavur demişlerdi. Artık ellerinde Tanzimat Fermanı vardı ya; Hıristiyanlar derhal soluğu Taksim Karakolunda aldılar; kanuna rağmen kendilerine "Gâvur" yollu hakaret edildiğinden ötürü şikayette bulundular.

Taksim karakolunun kumandanı, İbrahim Ağa adında babayani bir ihtiyardı. Erlikten yetişme emektar bir mülazım (Teğmen)di. O günlerin pek bunaltıcı bir hal alan bu "Gâvur" şikayetlerinden bıkıp usanmıştı. Hemen birkaç zaptiye yollayıp şikâyet edilen Müslümanları toplattırıp getirdi. Hepsini bir mükemmel haşladı. Sonra, şikâyetçi azınlıkların da orada bulunduklarının farkında bile olmadan, bir de zorlu tenbih geçti:

Yahu Müslümanlar; meğerse sizler ne kafasız, ne söz anlamaz kimselermişsiniz. Hükümetin emrini, yasağını tekrarlaya tekrarlaya dilimizde tüy bitti. Kaç kere tellal çağırtmadık mı ki bundan sonra bu gavurlara gavur demeyeceksiniz diye.. İşte son defa tenbih ediyorum: Bundan sonra bu gavurlara hanginiz gavur derseniz, alimallah, hepinizi en ağır cezalara çarptıracağım. Anladınız mı Haydi bakalım çekiniz arabanızı."

HEP "BEN" DİYENLER

AKPni ben kurdum, diyen Altıkulaçtan sonra, vefa toplamaya çıkmış bir Kahraman: AKPnin adını ben koydum! Demiş.

Kurdular, koydular, doydular!

Ortaklıklarını kendi ağızları ile tescillendiriyorlar. Hesapları ne ise artık.

Bölükbaşı geliyor bu noktada aklımıza. "İnönüye ne zaman başı sıkışsa yol gösterdim", demişti.

Bu milletin affetmediği/affetmeyeceği itirafları, tarih kendi ağızlarından kaydetmiştir.

MÜHÜRLÜ GÖZLER

Bir tek derdi etek, gırtlak ve bağırsak,

Haramla kirlenmiş, içindeki maya...

Hesap da var diye, ne kadar bağırsak,

Göz kulak mühürlü, imkan yok duymaya...

EKREM ŞAMA