Bazı duygular vardır ki sadece yaşanır, anlatmaya kalkarsınız anlatamazsınız, tanımlamaya çalışırsınız tanımlayamazsınız. Hani bazı mutluluklar gibi; kaybetmek istemezsiniz, hatta elinizle tutuğunuzu sanacak kadar kendinizden eminsinizdir, fakat elinizden kayar gider, bir türlü engel olamazsınız; tam da tuttuğunuzu sandığınız balığın elinizden kayması gibi, denizde kum girdabına düşüp kurtulmaya çalıştıkta daha dibe batmanız gibi, istemediğiniz halde ağzınızdan çıkan bir söz gibi; sevdiklerinize koştukça, sevdiklerinizin sizden uzaklaşması gibi, bitmesini istemediğiniz mutluluklar gibi yaşanan duygular var ya, işte onlara benzeyen ve her seviyeden insanın müşteki olduğu bir duygudan söz etmek istiyorum: Vefa
Göz göre göre elimizden kaçan ve buna rağmen hiçbirimizin bir şey yapamadığı, fakat herkesin kaybolmasından dolayı hayıflandığı, şikâyetçi olduğu bir duygudur vefa Vefa "Ben insanım" diyen herkese her an lâzım olan, hatta insanlığın kaybedilişine bedel bir duygudur.
Günümüzde, "çokluk" içinde "yalnız"lığımızı yaşarken bütün zamanlardan daha çok muhtaç olduğumuz "vefa"ya dair şarkılar, türküler söylenmesi gerekirken; ormanda bir aslanın sürüden bir ceylanı boğazından yakaladığında diğer ceylanların çaresizlik içinde kaçması gibi, insanların istese de istemese de "vefa"dan kaçtığı bir dönemde yaşıyoruz. Hatta vefa bekliyoruz insanlardan vefasızlık ederek Ahlâksızlık ederek ahlâkî davranış beklediğimiz gibi Kandırırken kandırılmak istemediğimiz gibi Sevilmeyi beklerken sevmediğimiz gibi İyilik etmediğimiz, hatta kötülük ettiğimiz halde iyilik beklediğimiz gibi
Kurt ile kuzunun, kedi ile köpeğin dost olması gibi iç içe geçmiş duygular yaşıyoruz. "Dost"u "düşman"ı ayırt etmekte güçlük çekiyoruz. Hatta "dost kim, düşman kim", onları ayırt etmek gibi bir duygudan da mahrumuz Dostlarımıza, dost bildiklerimize "düşman"ı tercih eder olduk Çünkü dost bildiklerimizin yaptığını düşman bile yapmıyor Düşman bildiklerimizle oturup konuşabiliyoruz, fakat "dost"la konuşamıyoruz; ne mutluluğumuzu ne de acılarımızı paylaşabiliyoruz dost bildiklerimizle
Eskiden bir şey, ya beyazdı ya da siyah; dost ve düşman gibi, erkek ve dişi gibi Üçüncü bir şıkkı yoktu bunun... Fakat şimdi "vefa"nın aramızdan ayrılmasıyla, dost "vefasızlık"ta düşmana rahmet okuturken, düşmanla ya da düşman bildiklerimizle oturup konuşma, hatta bazı şeyleri paylaşma noktasına geldik... Düşmanın "düşmanlığını" bilip ona göre önlemler alabiliyoruz; fakat dostun "dostluğu"na güvenemiyoruz. Dostun vefasızlığı insanı fena halde yıkıyor.
Alternatifi bol bir dünyada yaşıyoruz. Bazılarına göre her şeyin bir alternatifi vardır. Meselâ bir mağazada beğenip de almadığınız bir eşyanın başka bir mağazada alternatifi vardır. Nasıl olsa "imkânlar dünyası"nda yaşıyoruz. Herhangi bir eşya gibi arkadaşın, dostun hasılı "insan"ın alternatifi varmış gibi düşündüğümüz için vefanın da alternatifi olabileceğini düşünüyoruz. Oysa vefanın alternatifi olmadığını / olamayacağını bir türlü akıl edemiyoruz.
Yaşadığım ortamda kime güveneceğim, kiminle / kimlerle yolculuk yapacağım Kimi yoldaş edineceğim Kiminle "insanî değerler"i paylaşıp insanca yaşayacağım Tarifi imkânsız duygular yaşıyoruz. "Ben dost yüzün görmezsem, bu gözlerim nemdir benim " demek mümkün mü bugün
Dost bildiklerimizle yanyana geldiğimizde "göz göze" bakamıyoruz. Çünkü birbirimize bakacak yüzümüz yok. Göz göze gelindiği zamanlardaki gözlerin donukluğuna, fersizliğine dikkat ediniz. Müthiş bir güvensizliği yaşıyoruz. Gözler, bakışlar hemen kaçıveriyor. Çünkü gözler yalan söylemez. Bütün bunların sebebi: Vefasızlık
İhanet merkezli duygular yaşıyoruz. Yoldaşlık yaptığımız arkadaşımızın, yan odadaki iş arkadaşımızın, yan dairemizdeki komşumuzun "kuyumuzu" kazdığını düşünebilir miyiz Evet, artık bunları düşünüyoruz ve hatta bizzat yaşıyoruz. İmkânlar dünyasının "imkânlar"ını putlaştıran insan, vefasızlık âbidesi olmaktan bir türlü kurtulamıyor.
Gelişen, değişen hayat şartlarını anlayamadığımız için "sünnetullah"a uyum sağlayamadık, ya da uymayı insanlıktan uzaklaşma ile ilişkilendirdik. Köyümüzü terkettik, kasabamızı terkettik, şehrimizi terkettik, "medeniyet"imizi terkettik. "Kent"te gördüklerimiz, kentlerde bulduğumuz ya da bulduğumuzu sandığımız imkânlar başımızı döndürdü. Hasılı "imkânlar dünyası"ndaki baş döndürücü gelişmelerin cazibesi, kimsede vefa bırakmadı.
Sahip olunan ya da olunacak imkânların her şeye yeteceği, bütün sorunları çözeceği anlayışı, insanları birbirinden kopardı, aynı ortamlarda "birlik"te yaşamasına rağmen; "imkânların sunduğu yalnızlığı" insanlara, dostlara tercih etti. Bu da, "imkânlara sahip insan"ı "sosyal çevre"den ayırdı. "Nasıl ve nereden kazanıldığı belli olmayan çok para" ile yiyeceğe, içeceğe, giyeceğe, eve, arabaya, yazlığa, kışlığa sahip olduğu gibi, dosta da sahip olacağını sandı. Vefayı paraya tahvil etmek istedi. Fakat vefa, paraya yüz vermedi. Çünkü para, vefanın türdeşi değildi; ak ile kara gibi, güzel ile çirkin gibi birbirinin yabancısıydı Fakat birbirinin tezahürüydü.
Ahlâkçılara göre vefayı yüksek bir fazilet haline getiren husus, kişinin taahhüdünün aksini her an yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendini, verdiği söze bağlı hareket etmek zorunda hissetmesidir.