İnsan, yaratılışı gereği aklıselime ve sağduyuya göre ayarlanmıştır. İnsandan beklenen ve istenen aşırılıklara sapmamasıdır. Bizlere emrolunan da aşırılıklara sapmamak, belirlenmiş prensipler çerçevesinde makul ve mantıklı olanı tercih etmek, bu istikameti gözeterek “dosdoğru” olmaktır. Yani insanlığa, bir “ortayol” emrolunmaktadır, ki buna da İslam demekteyiz.
Hatta öyle ki, “Aşırılığa sapmayın. Allah aşırılığa sapanları sevmez” (Bakara, 2-190) ayetinde de bu husus dile getirilir. Peygamberimiz (SAV) de “Orta yolu tutun, doğru yoldan ayrılmayın” buyurmaktadır. İnancımız alenen her türden aşırılığı reddeder ve istikamet üzere olmayı emreder. Bu son derece açıktır.
Bu inancı benimseyip fiiliyata geçiren atalarımız, uç noktalara sapmanın, bir konuda aşırıya kaçmanın, tabir-i caizse “dozajı kaçırmanın” vahametini anlatmak için “Azı karar, çoğu zarar” demişlerdir ki, bir ilkokul çocuğu bile bunu bilir. Yine “Az yiyen az uyur, çok yiyen güç uyur” sözü de ifrat-tefrit hususuna dikkat çeker.
Bir kere bu hassas noktayı kaçırınca, yani orta yoldan sapınca oradan oraya savrulmak da kaçınılmaz olur. Akıl, mantık, insaf ve sağduyu yerine anlık coşku, öfke, kişisel sevgi veya nefret işin içine girer ve makul ve mantıklı olandan uzaklaşılır. Kişiler için de toplumlar için de bu hal giderek tehlikeli bir hal alır.
Sevginin de nefretin de fazlası insanı emrolunan “dosdoğru olma” halinden uzaklaştırır. Sevdiğini ahdinden fazla sevme, hatta neredeyse “kutsama”, sevmediğini de “nefret etme” derecesinde görmek, tam bir ifrat-tefrit halidir.
Maalesef, bugün toplumun geldiği veya daha doğrusu getirildiği nokta tam da budur. Seven, neredeyse “kutsama” derecesinde gözü kara, körü körüne severken, sevmeyen de “ölümüne nefret etme”, hatta “tiksinme” derecesinde bir karşıtlık durundadır. Toplumun fertleri, zihinlerine işlenen ayrıştırma mesajları neticesinde kendi taraftarları haricinde kimseyi sevmeyen, hatta nefret eden bir durumdadır.
Buna sebep olarak siyasetin sorumsuz, seviyesiz ve sağduyusuz dini ve tavrını çok net olarak gösterebiliriz. İnsanlar, sırf farklı siyasi mensubiyet nedeniyle kardeşlerine, akrabalarına, komşularına, arkadaşlarına düşmanlaşmış durumdalar. Tehlikeli bir hal alan bu toplumsal kutuplaşmayı gidermek için çalışılacağı yerde hala karşıt görüştekileri itham eden, aşağılayan, yer yer hakaret eden tavır sürüyor.
Bu tavrın topluma etkisi ise adeta bir kartopu gibi büyüyerek devasa bir çığa dönüşmek oluyor. İnsanlar aklıselimi ve makul olanı, yani emrolunan “ortayolu” terk edip, en uç noktalara savruluyor. Kinle, nefretle, hınçla doldurulan insanlar, ne düşman bellediklerine karşı ne de sevdiğini iddia ettiklerine karşı bir sözlerinde ve eylemlerinde ayar tutturamaz oluyor.
Oy almak, seçim kazanmak uğruna “her yol mübah” denerek, belden altı vuruşlar bile caiz görülerek insanlara hakaret edilmesi, aşağılanması, düşmanlık dilinin kullanılması, sadece kitlelerin galeyanını artırıyor. Kitlenin gözünde bu husus garipseneceği yerde normalleşiyor ve aranır hale geliyor. Halbuki insanları birbirine düşman eden, karşı kamplara bölen, insana saygı duymayan bu tavır, aşırıya gitmenin, aklıselimi ve emrolunan “ortayolu” terk etmenin ta kendisi…
Bütün bunları göz önüne aldıktan sonra, AKP Çorum Kadın Kolları Başkanı’nın Cumhurbaşkanına, hem de bayram günü (ki bayram günü edilen dualar ger çevrilmez) “Allah çocuklarımın ömründen alsın, size versin” demesi de şaşırtmıyor artık. İnsanın, bir kimseye karşı duyduğu sevgi ve muhabbeti ifade ederken, çocuklarını bile bahis konusu yapabilmesi, bahsi geçen sevgi ve muhabbetin sıhhatini de sorgulatıyor aslında. Aklın almayacağı, marazlı bir hal bu…
Bu bile şaşırtmıyorsa da, vay halimize tabi…