İdeal ve Çile

Abone Ol

Düşünen insan için, düşündüklerini hayata geçirmesi kaçınılmaz. İnsan ruhunun çilesini oluşturur düşünme. Düşünenlerin bin bir yollu iç geçirmesi hayatın özünü oluşturur. Düşünme bir ideali, bir ülküyü yaşama, hayata geçirme, bunun kendisinden başlaması doğal olanı. İnsan önce kendisi için var. Kendi kişiliğinin ve varlığının bilincini edindikten sonra onu kendisiyle birlikte büyütmeye, olgunlaştırmaya adar kendini.

Milletlerin doğal inanışları var. Her millet kendi idealiyle yaşama bunu geliştirmeye bakar. Düşünür, bağlı bulunduğu medeniyet dairesinde kendi çilesine yatar. Günü ve zamanı gelince de yolculuğunu sürdürür.

Düşünürün ideali ve inanışı davasıdır. Müslüman bir milletinin düşünürü ancak kendi inancı doğrultusunda büyük oluşun derinliğinde yol alır. Değişen koşullar, gelişen olaylar, durumlar karşısında özünden kopmadan çözümler üretir, yollar bulur. İnsanlar yolculuklarında yorgun düşebilirler. Bu, kimi zaman insanı yılgınlığa sürükleyebilir ve hatta kimi durumlarda kanıksamalar olabilir. İnsanın yapabileceği en iyi iş, kendisini özden kopmadan yenilemesidir.

Rutinler insanı sıradanlaştırır. Olaylar, durumlar, nesneler karşısında farklı düşünüşler, yeni çıkışlar sağlar. Yönetenler ise dünyalarını kendileriyle sınırladıklarından bu dünyanın sınırları içinde başkalarının söz sahibi olmalarını istemezler. Saltanatlar böyle kurulur. Bu kurum insanı kendi içine tutsak eder. Saltanat sahipleri yüce idealleri de kendilerine uyarlamaya ve kendilerine göre bir tanımlamaya bakarlar, yani kendilerine uydururlar.

Büyük ideal özüyle var ise onun içinde insanın kendini bulması kaçınılmaz. Müslümanların özü ve ruhu belli. Değişmeyen bu özün içinde sonsuzluklar mevcut. Onun içindeki yasaklar bellidir ve çok değildir. Fakat bunlar öyle bir odak oluşturur ki, hangi yönden bakılırsa bakılsın, insanlığın özgürlük alanıdır. İnsanın kendisini rahat hissedeceği, yaşayacağı başlıca alan. İnsan iki şey arasındadır. Hakikat ile karşıtı. Karşıt olanın yolları dolambaçlı, karmaşık ve çok çeşitlidir. Haramların sınırsızlığı onların asalını oluşturur.

Saltanat sahipleri hakikatlerden daima rahatsızdırlar. Çünkü onların sınırlarını belirler, hareket alanlarını daraltır. Yani kendilerine haram yani yasak olan alanlarda rahat hareket edemezler. Hakikat medeniyetinin ve düşüncenin sözcüleri ve inananları ise gerçekleri anlatmakla yükümlüdürler. Onların hakikatleri anlatması saltanat sahipleri için olumlanacak bir durum değildir. O zaman onların susmaları, konuşmamaları ve anlatmamaları gerekir. Öyle ki hâl ve durumları bile onları rahatsız eder.

Medya çok yönlü insanlığın hayatında yer alınca sınırsız alanlar belirdi. Burada gerçek ya değil bilgilerin akışı saltanat sahiplerini tedirgin eder. Geçmişte en güçlü araç olan basılı ve sözlü medyanın yerini şimdilerde ise diji alan almış bulunuyor. Egemenlerin denetiminde olan bu oluşların etki alanları oldukça geniş.

Düşünenlerin hakikat düşünceleri bu kaotik ortamda etkili olmayabilir. Çünkü artık insanların eskiden olduğu gibi düşünmelerine, araştırmalarına ve hatta kafa yormalarına bile gerek yok. Bir bilgi, doğru ya da yanlış bir yere düşünce o çeşitlenir, dallanır, budaklanır dolaşıma girer.

Bu karmaşık yapının içinde düşünenlerin bilgilerin bile sözlerinin fazla bir değeri olmaz. Bir belirtmeyle şöyle açıklayabiliriz. Şiir, sanatın zirve alanlarından biri. Bu, uzun bir birikim, yetenekli bir buluş, çokça emek ve duyuşla ortaya konabilen bir faaliyet. Şiir, sıradan söz ve laf kalabalığı değil. Milletimizin ruhunda şiir söyleme, ağıt yakma, mâni söyleme gibi bir özelliği var. Geleneğimiz de şiir üzerine inşadır. Diji dünyada yayımlanan bir metnin şiir olup olmadığı önemli değil, adına şiir denip yayımlandıktan sonra çokça beğeni ve övgü alır. Oysa bu metinler şiir değildir. Yazan ve paylaşan bu beğeni ve övgüler karşısında kendinden geçer. Bunun bir denetimi de yoktur. Ne ustası ne de çırağı vardır. Yani denetimsiz bir dünyadır bu.

Saltanat sahipleri için düşünen değil, düşünmeyen insanlara gereksinim vardır. Tıpkı şiir ve diji dünya örneğinde olduğu gibi.