İçsel yürüyüşler

Abone Ol

Ekip dikmemiz gereken ovaların eşiğine kurulan evler, yola çıktığımda ışıklarını henüz yakmıştı. Başımı cama yaslayıp hülyalara daldığımda; artık alelade gelen yolculuklarım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gitti. Otogarların o hiç değişmeyen kokusu burnumun direğini sızlatmaktayken kaçıncı kez yola düştüğümü hatırlamaya çalıştım. Her defasında gördüğüm aynı manzara: Vedalaşmanın insanın dimağında bıraktığı o derin hüzün… Sarılabileceğin bir yakınının olması, yükünü omuzlayacak birkaç dostunun olması ne büyük bahtiyarlık…

İnsanın sırtında taşımak zorunda olduğu bir kambur misali koca bir bavul. Belki birkaç bavul. Ah… İnsanın şu eşyaya tutkunluğu! Bir de zamanı geçirme kaygısı… "Bu kadar yol nasıl bitecek? Bu kadar saat nasıl geçecek?" Koskoca bir ömrün bittiğini, tükendiğini bile bile bu cümleleri kuran insanoğlu ne büyük bir çelişki içindedir: "Otobüsünüzde telefon şarj yeri var mı? Bana bir çay, bir de Wi-Fi şifresi? Otobüsünüzde televizyon mevcut mu?"

Yol devam ederken defalarca gittiğim şehirlere zihnimde tekrar gidiyorum. Ankara, İstanbul, Konya, Sivas… En çok gidip geldiğim şehirlerdendi. Ama bu gidiş başka türlüydü. Şairin, "Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna?" sorusunun tam orta yerindeydim. Ne ben şanlı bir akıncıydım ne de sorunun cevabını aramaya takatim vardı. Bir türkü tutturmalıyım bu yolculuğun tam ortasında:

"Yürüyorum ateşlerde

Geçmiyor ki izlerin de

Bir gölge gibi peşimde

Geçmiyor ki izlerin de"

Göz kapaklarım gözyaşlarıma direnemiyordu… Sahi, bu kaçıncı yolculuktu? Ağlamak, hemen şimdi, şuracıkta… Yayıla yayıla yatmak kulağa hoş gelse de bir otobüsün cam kenarı, yanın boşken ağlamak için en elverişli mekândı. Gözümde yaş, kalbimde aynı türkü ile aktı geçti yollar:

"İçerde çok içerde

Yaralarım çok içerde

Bir gün olsun bitsem bende

Geçmiyor ki izlerin de"

Saatler gece yarısına vardığında silmiştim gözyaşlarımı. Ağlamak iyi gelir insana, yenilenir yürek. İnsanın esaslı dostları yoksa kendisi ağlar ve yine kendisi siler gözyaşlarını. "Erkek ağlar mı? / Hayber'in kapısı ağlar mı?" Bu mısraları Sezai Karakoç yazmasa da Oğuz Atay yazmış olsaydı şayet; işte o zaman salya sümük olmak, bunalım kusmak yakışırdı bizlere. Oysa yakışır mı bu haletiruhiye, "yürek" kelimesini cümle içerisinde kullanan bir muharrire? Muharrir umut muştular; ozan çok içerideki yaraya işaret eder, biraz daha yara vadeder:

"Şiirler şarkılar söyler

Seni arar dillerim hep

Şifa bulmaz bu dertlerim

Geçmiyor ki izlerin de"

Peki merhem nerede? Yelkovan felç, akrep tembel olsa da vakit hayli geçmişti. Sabah namazının mola vaktine denk gelmesi, en az yanına oturan insanın tebessüm etmesi kadar güzel değil midir? Ayakkabının içinde saatlerce can çekişen ayağın abdest ile ferahlaması… Asfaltın üzerinde son sürat giden bir tabutun içinde sıkışıp kalan yüreğin, molada bir secde anında inşiraha kavuşması…. Gün aydınlanmış, yol bitmeye yakındı.

Artık yolculuk bitince, otobüsün merdivenlerinden inince unutmalıydım yüreğimden gayrı ne varsa. Bazen aklımı bırakmalıyım bir tarafa. Bavulumu, bütün eşyalarımı bırakmalıyım o tabutun içinde. Bazen şairin mısrasına, en güzel şehre, kalbime, eve, şarkıya dönerek en güzel yolculuğu nihayete erdirmeliyim:

"İçim, ey içim bu yolculuk nereye? Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin."