İngiltere’de intihar eden yaşlı bir çift, geride bıraktıkları notta beş yıldan beri kapıcı dışında kimse ile görüşmediklerini ve yalnızlığın kendilerine yaşlılığın getirdiği sağlık sorunlarından daha ağır geldiğini belirtmişler. Biliyorsunuz; dünyanın en güçlü ülkeleri listesinde yer alan İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kuruldu, kendilerini yalnız hisseden bireyler için iletişim merkezleri inşa edildi. Zira 70 yaş üstü bireyler kendilerini yalnız hissettiklerini ifade ediyor ve bunu hayatlarını tehdit eden birincil sebep olarak gösteriyorlar.
Yalnızlaşma sorunu sadece ABD ve Batı ülkelerini vurmadı, insan ilişkilerinde yakınlığa önem veren Müslüman toplumlarda da bir virüs gibi yayıldı ve insanlarımız internet ve iletişim araçları vasıtasıyla bu boşluğu doldurmaya çalıştılar. Özellikle genç bireyler sosyal medyayı aktif olarak kullanarak burada tanıştıkları kişilerle bağ kurmaya çalıştılar ancak sanal dünya her türlü tehlikenin kol gezdiği karanlık bir tünel gibiydi ve birçok genç bu tünelin girizgâhlarında kaybolup gitti.Belleğinizde yer alan yalnızlık kavramına odaklandığınızda, insana dair hiç bir belirtinin, hiçbir izin, hiçbir sesin kalmadığı bir boşluğa açılırsınız. Bu boşluk sizin bütün hayat enerjinizi sömürür ve direncinizi kaybedersiniz. Dünyanın bütün imkânlarını ayaklarınızın altına sermiş olsalar dahi burada kalmayı arzu etmez ve insan arayışınızı sürdürürsünüz.
Ekmeğe, suya ve güvenli bir yaşam alanına olan ihtiyacınız hep dillendirilir ancak insanlarla ilişki kurma ihtiyacınız pek dikkate alınmaz. Oysa insana olan ihtiyacınız ekmeğe suya olan ihtiyacınızdan daha önemsiz değildir.
Kendi türünüzle insani ilişkiler kurabileceğiniz sosyal bir ortama sahip değilseniz potansiyel olarak taşıdığınız sevgiyi kiminle paylaşacak ve katlanmayı, sabrı nereden ve nasıl öğreneceksiniz! İnsan yoksa merhametinizi kiminle paylaşacak ve adaletin etkin gücünün nasıl farkına varabileceksiniz! Yakınlık kurabileceğiniz insanlar yoksa bütün bu değerlerin anlamını nasıl kavrayabileceksiniz?
Hemen her sabah kum taneleri gibi akan onlarca insanın arasına katılıyor ve şahsınıza biçilen rolü hiç başkaldırmadan yerine getiriyorsunuz. İçi boşaltılmış bir şehir gibisiniz, duygularınız donuklaşmış, hevesleriniz kurumuş ve yaşama sevinciniz sönmüş.
Robotlaşmışsınız, nefes alıp veriyorsunuz fakat kim olduğunuzun, nereye doğru sürüklendiğinin farkında değilsiniz.
Kurulmuş bir saat gibisiniz verilen komutlara göre hareket ediyor ve belirlenmiş rutinler arasında savrulup duruyorsunuz. Acıktığınızda ekmeğe koşuyor, susadığınızda suya ulaşıyorsunuz ama yalnızlığınıza merhem olamıyor ve küçük bir çocuk gibi insanı, eşyayı ve dünyayı tanıyabilmek için çaba gösteriyorsunuz.
Kalabalıklar içinde yalnız kalmak, insansız kalmaktan çok daha vahim bir durumdur. Böyle durumlarda kendinizi robotların hüküm sürdüğü bir ülkede hissedersiniz ve korkularınız tetiklenir, yalnızlaşırsınız. İnsanlarla yan yana yürürsünüz, birlikte hastane kuyruklarında bekler, otobüse biner, markette karşılaşırsınız ama aranızda korkulardan örülmüş duvarlar vardır ve ne siz onların varlığını hissedebilirsiniz ne de onlar sizin… Yaşadığınız yalnızlığı dayanılmaz hale getiren de aslında budur yani fark edilmemek, yok sayılmak…