İçimde hep bir his vardı!

Abone Ol

İçimde hep bir his vardı, “eğitim hayatı” iyiye gitmiyor diye! Yakın geçmişte bu ülkenin insanları her alanda olduğu gibi “eğitim öğretim” alanında da ciddi anlamda zulümler yaşadı. Bu hal iyi bir hal değildi. Elbette olağanüstü hallerde “olağanüstü kurallar” geçerliydi! Tabiat, boşluk kabul etmediği için doğan her boşluk kendi önlemini de üretecekti. Dershaneler, bu millete reva görülen böyle bir karanlık dönemin masum bir ürünü olarak ortaya çıktı.

İçimde hep bir his vardı, “devlet”in okulları “güven” sorunu yaşıyor diye! Çünkü bu zulüm döneminde halkın, maddî ve mânevî varlığını ortaya koyarak binalarını yaptığı ve devlete teslim ettiği İmam-Hatip okulları bile tırpanlanmıştı. İşte böyle bir zamanda okullara alternatif ve “güvenli bir liman” gibi görülen dershaneler bir “ışık” olmuştu.

Bu olağanüstü dönemde yaşayan öğrencilerin halini bir düşününüz! Haftanın beş günü zorunlu olarak okula gidecek, hafta sonunda da dershaneye! “Yarış atı” gibi koşacak da koşacak! Dönemin şartları çocuklara birer insan olduklarını unutturdu! Oysa onların, ders dışında, kişiliklerini geliştirmek ve hobiler oluşturmak için zamana ihtiyaçları vardı.

İçimde hep bir his vardı, bu dönemler olağan değil diye! Öğrenciler ve ebeveyn de bu olağan olmayan zamana ayak uydurmaya çalıştılar. Fakat bir nesil bu şekilde heba edildi. “Artık yeter” demenin zamanı geldi ve geçiyor bile! Gençlerin normalleşmek zorunda oldukları gün gibi ortadır! Çünkü hayat sadece “test”ten ibaret değildir. Hayatta daha başka güzel şeyler de var.

İçimde hep bir his vardı, bu yapay bahar uzun sürmeyecek burada bir güz soğuğu yaşanacak diye! Biliyorum “bizim köylüler”in karnı doyunca bir türlü rahat durmazlar, hemen yaramazlık yapmayı düşünürler! Kendilerini yeryüzünün en kudretli kişileri olarak görüp, istekte sınır tanımamaya başlarlar. Onların kanında sanki böyle bir sıvı dolaşıyor!

Toplum düzeni azmanlaşmayı kabul etmez. Herkese var ama sana yok, çünkü sen bizim köylüsün! Herkesi hoş gör, kendi insanına gelince aslan kesil! Vatikan başta olmak üzere dünya âleme mavi boncuk dağıt, önlerinde el pençe dur, “yerliler”i veya “yerli garibanlar”ı hor gör veya görmezden gel! Bunların bir karşılığı olmalıydı!

Hz. Peygamber bir gazve dönüşünde buyurmamış mıydı, “Küçük savaş bitti, şimdi esas savaş, büyük savaş, nefislerle savaş başlıyor” diye. Esas savaş nefislerle yapılan ve yapılacak olan savaştı. Evet, dün olduğu gibi bugün de nefislerin istekleri yüzünden “mücadele” kan kaybediliyor, ilerlemek mümkün olmuyor. Nefisler galip geliyor. Bu süreçte birtakım “menfaatler” adına kullanılan dile şöyle bir bakınız.

İşte bu bir sınavdır, kadere bakınız ki hem de “dershane sınavı!” Rabbim nelere kadir değil ki Verdi bir fırsat, “kullan onu” dedi, onlar da kullandılar hem de son kertesine varıncaya kadar! Yüce Rabbim şimdi de birilerini “vasıta” kılarak “tamam” diyor, “yeter artık” diyor, “bu iş buraya kadar” diyor. Verdiği bu fırsatla ve nimetlerle bu kullarını imtihan ediyor. Bu şekilde başka bir yol ve yordam bulmanın işareti veriliyor; bunu fehmetmeyip, kolay yolu tercih edip saldırganlık ön alınca “işin rengi” değişiyor. İşte sınav!

İçimde hep bir his vardı, bu zincir bir yerde kopacak diye! Ellerine büyük imkânlar verilerek sınanan insanlar, “sınav”ı unutup “nefislerini konuşturmaya başlayınca”, kırılmanın su yüzüne çıkması kaçınılmaz oldu. Nur Serter’in bile destek verdiği bir konu, artık bu meselenin çok iyi düşünülmesi gerektiğinin en önemli habercilerinden biridir, bunu görememek ne kötü!

Eskiden büyüklerimiz, aslını astarını pek bilmediğimiz hariciyeye ait hususlarda, “Rus’un dediğinin aksini yaparsan doğruyu bulmuş olursun!” diyerek yol yordam öğretirlerdi. Serter’in bile arka çıktığı bir konuda ısrar edip ışığı görememek ne kötü!

İçimde hep bir his vardı, bu gidişin sonu hayır değil diye! Çünkü halktan “hayır yapmak” için toplanan paraların nereye, nerelere harcandığı çok önemliydi. Bunların hesabını verebilenler aramızda alnı ak bir şekilde yaşıyor ve zamanı gelince de ebedî âleme göçüp gidiyorlar. Bu hususta da en güzel örnek olmuş Gönenli Mehmet Efendi’yi rahmetle anıyorum. Dünyada iken hak ve hukukun hesabını veremeyenlerin burada rezil ve rüsvâ olmaları, kendilerini âhirette de çok kötü bir sonun beklediğinin göstergesidir herhalde!

Eskiler “Para adamı konuşturur” derler. Mâlûm, para güçtür. İradenizle nefsinize / paranıza hâkim olamazsanız, bu maddî güç, sizi nefsinizin kontrolüne girmeye mahkûm eder. Artık gerçek bir güç olduğuna inanmaya başlayan insana, para, “nefsî nefsî” dedirtir. Dolayısıyla nefis gözleri kör, kulakları sağır eder. Görmüyor musunuz nefisleri yüzünden insanların ne hallere düştüğünü! Bunları bir de “din” ekseninde yapıyorsanız, o zaman vay halinize! Ben, Allah böyle bir sınavı kimseye yaşatmasın derim.

İçimde hep bir his vardı, insanın ileriyi görebilmesi için feraset sahibi olması gerekir diye! Ferasetin bağlanmaması için de gayret etmek şarttır. Çünkü ferasetsizlik insana büyük hüsran yaşatır. Tabiattaki en güçlü canlı olan aslanlar bile bükemeyecekleri bileği hissettiklerinde kendilerini “ateş”e atmıyorlar; kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp tehlike bölgesinden uzaklaşıyorlar. Bu, bir hayatta kalma ferasetidir.

İçimde hep bir his vardı, alın terleriyle ortaya ciddi emek koymuş insanların arasına, ciddi bir emek harcamadan, sadece birilerinin şişirip göndermesiyle bir yerlere varmanın imkânsızlığını görmek gibi. Gerçeklerin etkisinin tartışmasız olduğunu iyi bildikleri için, hîn-i hâcette kendilerine arka çıkmalarını ümit ederek, birilerini balon gibi şişirip, “sanatçı” kılıklı, “düşünür” kılıklı kişiler olarak yetiştiriyorlar ve zamanı geldiğinde bunların kalemlerinden ve yüksek volümlü kelâmlarından istifade ediyorlar!

Aleyhlerine bir şeyler yazıldığı veya söylendiği zaman, hemen bu paralı sipahiler mevzilerini alarak sağdan soldan atağa geçip, hazırlandıkları “görevlerini yapmak” üzere vazife üstleniyorlar! Artık gazetelerde, televizyon ekranlarında ve radyo mikrofonlarında arz-ı endam eden bu kişiler, kalemlerini kırarcasına ve hançerelerini patlatırcasına sahiplerinin haklı olduğunu cümle âleme haykırmaya başlıyorlar. Güya masumane ifadelerle kamuoyu oluşturacaklar!

Olup bitenleri “ibret”le ve dehşetle seyrediyoruz. Birileri, aslanlar gibi yedikleri ekmeğin hakkını vermek için çalışıyor, fakat seslerinin akordu bozuk olduğu için bir türlü frekans tutturamıyorlar, dolayısıyla da kimsenin gönlüne sirayet edemiyorlar.

İçimde bir his daha vardı, kontrolünü kaybetmiş ulusal ve uluslararası bir gücün, salt “güç” olmaktan çıkıp artık topluma “yük” olmaya başlaması gibi. Yük altında fazla kalmamak lâzım, zira müdahale edilmediği takdirde bu yük gittikçe ağırlaşacak ve taşınması imkânsız hale gelecektir. Bundan sonrasıyla ilgili de hislerim var, ancak bunları şimdilik dillendirmemek daha hayırlı olur diye düşünüyorum.

DR. İHSAN ALPEREN