İbrahim Eken Hoca ve görüşleri

Abone Ol

İbrahim Eken Hoca, 1927 yılında Kayseri’de doğdu. İlk orta ve lise tahsilini Kayseri’de tamamladı. Babasının telkinleriyle İstanbul Teknik Üniversitesi’ne kaydoldu ancak ilahiyat alanında ilerlemek istiyordu.

Ali Nar Hocamızla birlikte çıkarttığımız “Doğru Yorum” gazetesine 20 Ocak 2008’de verdiği röportajda kendisi hakkında şu bilgileri vermişti:

“1949 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılmıştı. Benim için gaye olan tahsil yolu açılmıştı. Ankara İlahiyat Fakültesi’ne müracaat ettim. Ancak ikinci bir üniversiteye geçmek için askerliği yapmak şartı koşuluyordu. Şans orada bana gülmüştü. Zira Demokrat Parti iktidar olmuş, tasarruf düşüncesi ile yedek subayları dört ayda 30 Ağustos 1950’de terhis etmişlerdi. Böylece 1050-51 döneminde İlahiyat Fakültesi’ne girdim. İlahiyat Fakültesi 2. sınıfta iken Diyanet İşleri’nin açtığı vaiz ve müftüler imtihanını kazanarak 1952 yılında Ankara merkez vaizi olarak memuriyete başladım. 1953-54 döneminde İlahiyat Fakültesi’ni bitirdim. Bu dönem içinde Kayseri’de devrin ilim adamlarından ve Ankara’da Hasan Hüsnü Erdem, Ahmet Hamdi Akseki, Hasan Fehmi Başoğlu, Ali Hikmet Berki gibi güzide zevatların özel derslerini (bilhassa usul) alıyordum.

İlahiyat Fakültesi’nden mezuniyetten sonra Türk-Irak Kültür Anlaşması ile ihtisas yapmak üzere Bağdat’a gittim. İki yıl ihtisastan sonra yurduma döndüm. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Vaizlik, Teftiş Heyeti Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği gibi muhtelif kademelerinde 25 yıl vazife yaptıktan sonra 1977 Şubat ayında emekli oldum.

“Din Psikolojisi, Kader, Cennet Bahçeleri ve Kulluk” kitaplarımdan başka birçok mecmualarda yayımlanmış makalelerim vardır”.

Bu vesile ile kendilerinden feyz aldığım hocalarımı rahmetle anarım. Onlardan aldığım ilim anlayışını aktarmaya çalıştığım şu anda dünyanın muhtelif üniversitelerinde feyz saçan talebelerime başarılarının devamı için gönülden dua ederim”.

İbrahim Eken Hoca, 17 Temmuz 2010’da Kayseri’de vefat etti. Allah-u Teâlâ rahmet etsin. Mekânı cennet olsun.

Görüşleri:

İbrahim Eken Hoca, son devrin yetiştirdiği önemli İslâm/Ehl-i Sünnet âlimlerinden birisiydi. Ali Nar Hocamızla dostlukları vardı. Ali Nar Hocamızla birlikte çıkarttığımız “Doğru Yorum” gazetesinin yazarlarındandı. İbrahim Eken Hoca’nın, Doğru Yorum gazetesinde yayınladığımız “Mezhep nedir?” yazısından bir bölümü aktararak fikirlerindeki berraklığı ve istikametini tanıtmak isteriz:

Mezhep nedir?

“İlimlerde mertebe mertebedir. İlkokul talebelerine birtakım bilgileri vereceksiniz. Bu bilgiler onun idrak seviyesinde olmalıdır. Bu ifade tarzı onun anlayabileceği tarzda olmalıdır. Meselâ matematik bilgisi vermek istiyorsanız: Dört işlemden ibaret olmalıdır. Daha yüksek kademede matematik bilgilerini ifade etmeye kalkışırsanız ilkokul talebesi sizi reddeder. Anlayamaz. Çünkü ondaki matematik idrak kültürü yüksek ifadeyi anlamaya yetmez. Onun için daha ileri kültürlere ihtiyaç vardır. Kültürü artar, ilkokulu bitirir. Ortaokula geçer. Ona matematik anlatırken daha yüksek kademedeki ifadeler verilir, onu da anlar. Fakat daha üst kademedeki ifadeyi anlayamaz. Sonra liseyi de bitirir. Lisede iken ona yüksek matematik ifadelerini verirseniz sadece ağzı açık bakar, o ifadeyi kavrayamaz. Onun anlamak için ihtisas kültürüne ihtiyaç vardır. Matematikçi olmak gerekir. Nihayet o sahanın ifadesinin de dereceleri yüksektir.

Bu mesele dini mesele olursa insan onu da kavrayamaz. Çünkü ona bir takım akâid meselelerini gerektiği tarzda anlatmaya kalkıştığınız zaman bir türlü kavrayamaz. Kıdem nedir, hadis nedir kavrayamaz. Zira o sahada yeteri kadar itikadı tespit edecek idrak kültürü yoktur. Onun yükselmesi lazımdır. Yükselir, okur. O sahada hoca olur, profesör olur. Ama ilmin sınırı yoktur. Onun da anlamaya gücünün yetmediği bir ifade vardır ki bu Kur’an-ı Kerim ve Resulûllah (s.a.v.)’in hadisleridir.

Kur’an-ı Kerim ve Resulûllah (s.a.v.)’in hadisleri dini kültürün en yüksek ifadeleridir. O ifadeyi anlayabilmek için yüksek mertebede dini kültüre ihtiyaç vardır. İşte o ifadeyi kavrayabilecek dini kültüre “İçtihat kültürü”, bu kültüre sahip kişiye de “müçtehit” denir. Müçtehit, içtihat eden kişidir. Eğer bir adam dini mesailde Kur’an-ı Kerim’deki ifadeyi anlayabilecek mertebede dini kültüre sahip değilse onu anlayamaz. İçtihat kültürü, insanların ulaşabileceği en yüksek mertebedir. Ve pek nadir insanlarda hâsıl olabilir. Kur’an-ı Kerim’in birinci ayeti olan “Elhamdülillahi Rabbil alemin”i anlayamaz. Hamid (övgü) âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. “Şu yazıyı ben yazdım. Bunun övgüsünün de bana ait olması lazım” diye düşünür insan. O yazıyı yazacak el becerisini veren Allah olduğu inancına sahip olmadıkça, “Benimdir” sanır, yanlışı anlar. Bunun gibi Kur’an-ı Kerim’i Hadis-i Şerifleri “Ben o dili biliyorum” diyerek kavramak mümkün değildir. Onun yüksek derecede ilmine sahip olmak mecburiyeti vardır. Bu yüksek dereceye sadece akılla ulaşılamaz. Temrinler gerekir. İnsan yaratılışında her insanın kıyamete kadar alabileceği bilgiler ruhunda vardır.

Allah-u Teâlâ, ezelde insana öğrenebileceği ilimlerin tümünü öğretti. Sonra meleklere bunları arz etti. “Eğer doğru söylüyorsanız hadi bakalım bu ilimleri anlatın” deyince melekler, “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Biz ancak Senin öğrettiğini biliriz. Ya Rabbi öğretmediğini bilmeyiz” dediler. Her insanın ruhunda bu bilgiler vardır. Ama bunu örten, şuur altında muhafaza eden, kapatan perdeler vardır. Öğrenme dediğimiz şey nedir? İlmin metotlarının içinde o perdelerin şuur altındaki bilginin üzerinden açılarak o bilgilerin şuur sahasına intikal ettirme gayretine denir. Öğrenme o ilmin metodu içinde olmalıdır. O ilmin metotları içinde hareket etmeden kendi kendine “ben şunu anladım” diyerek öğrenme olmaz. O sadece kendinin öğrenme zannından ibarettir. Şimdi siz Kur’an-ı Kerim’i okuyorsunuz, fakat anlamıyorsunuz. Fakat İmam-ı Azam (r.a.) anlıyor. Çünkü o, içtihat kültürüne sahip. Anlayamadığınız o noktada ona tabi olursunuz. Onun ilmine bilgisine güvenirsiniz. İşte güvenilen içtihat kültürüne sahip kişilerin bize bildirdiklerine içtihat, o içtihadın etrafında toplananlara da o mezhebin ehli derler. Mezhep böylece vardır. Mezhep bir kurtuluştur, bir güvendir, itibardır.

Şu anda dünyada dört mezhep var. Dört mezhebin itikadı birdir. Ehl-i Sünnet velcemaat itikadıdır. Mezheplerin aralarındaki ihtilaflar asılda değildir, dallardadır. Meselâ dört mezhebin dördünde de namaz dört tanedir diyen yoktur. Hepsinde de beş vakit namaz vardır. Hepsinde de kıyam vardır, rüku vardır, secde vardır. Ama biri namazda elini bağlar, birisi elini sallar. Bu teferruattadır. Teferruatlarda farklılık vardır. Aslında, itikatta hepsi birdir. Bunda da rahmet vardır. Resulûllah (s.a.v.) “benim ümmetimin bir noktada ittifakı kat’i hüccedir (delildir), ihtilafları da geniş rahmettir” buyurmuştur. Elbette bu ihtilaflar olacaktır ki insanlar bir yere sıkışıp kalmayıp şu dünya üzerinde dolaşma imkânı bulacaklardır.

Mezhep imamları İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Azam, İmam-ı Ahmed İbni Hanbel (r.a.) hakikaten ilim sahibi insanlardır. Hepsinin söylediği haktır. Hepsi de doğrudur. Birbirlerini nakzetmezler. Yani birbirleri ile çelişik halde değildirler. Mezhepler ancak birbirlerini tamamlarlar. Çünkü ilim tamamlar. İlim bir evvelki ilmi nakzetmez.

Bugün bir insan meselâ, İmam-ı Azam (r.a.)’ın kültürüne sahipse Kur’an-ı Kerim’in lafzından hadislerden ve benzeri noktalardan hareket ederek hareketlerini düzenleyebilir. Ama biz o güce sahip değiliz. Bugünkü imkânlarımız o imkânı vermez. Onun için bir kimseye güvenmek mecburiyetindeyiz. Meselâ, hastalanınca tedavi olmak için doktora gideriz. Doktor reçete verir. Kendi mütalaası ile reçete vermez. Uzun süre o alanın ihtisası için çalışmış, okumuştur. Tedavi kitapları vardır. Hatta bu kitaplar Türkçedir. Neden okuyup da kendi reçetemizi yapmıyoruz? Biz tıp ilmini bilemeyiz, onu ancak onun ihtisas sahipleri bilirler. O nedenle hastalığın iyileşmesi için doktorun reçetesine ihtiyaç vardır…”