İbadetten de Tuzak Olur

Abone Ol

Allah’ın emirlerine teslim olmak, farzı farz olarak görmek,

nafileyi nafile olarak görmek imanın gereğidir. İmandan sonra, mükellef

olduğumuz emir ve yasakların oldukları gibi anlaşılması, farzın farz düzeyinde,

nafilenin de nafile düzeyinde tutulması, haramın haram olarak mekruhun da

mekruh olarak bilinmesi, yine o imanın bir uzantısıdır.

Nafilenin farz işlemi görmesi, farzın da nafile işlemine

tabi tutulması kulluk açısından kabul edilebilir değildir. Kul, teslim olmuş

insandır. Bu teslimiyet İslam’ın bütününe karşı teslimiyet olduğu kadar, iç

ayrıntılarına da teslim olmaktır.

Aynı şekilde, insan olmanın getirdiği zafiyetleri yok saymak

da mümkün değildir. Uykuya, yemeğe, çevreye, şehveti tatmine ihtiyacı olan bir

insanın, tamamen fıtrî olan bu ihtiyaçlarını yok saydığı bir programla İslam’ı

yaşamaya kalkışması hadislerdeki ifadesiyle ‘sünnetten yüz çevirmektir.’

Erkeklerin kadın düşmanı, kadınların erkek düşmanı olarak

yaşamaları, şeytanın tuzaklarından bir tuzağa yakalanmış olmalarıdır. Bu arada

maksadın daha takva, daha iyi bir din yaşamak şeklinde belirlenmesi, sonucu

değiştirmez. Daha iyi, daha muttaki bir hayat, Peygamber aleyhisselamın yaşam

tarzını aşarak elde edilemez.

Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem onca titizliğine ve

onca Allah korkusu eksenli yaşamasına rağmen dünya lezzetlerini kendine haram

ederek yaşamadı. Evi olmayan, mescidinde sabahlayan bir kimlik sahibi değildi.

Cihat meydanlarına çıktığı yolculuğu esnasında hanımlarını yanına alması

düşündürücüdür. Onun sünnetinde hayata küsmek de yoktur, her şeyi farz/haram

düzeyinde görmek de yoktur.

Aksine, bir itidal vardır, her şeyi yerli yerinde görmek

vardır. Allah’ın hakkına, kulun hakkına, bedenin hakkına riayet vardır. İslam,

her şeyin yerli yerinde durduğu dinin adıdır.

Bilhassa nafileler etrafında daha çok görülen, nafileyi

farzdan değerli ve öncelikli hâle getirme temayülü makbul bir iş olmanın

ötesinde bir tuzaktır. Belki de fark etmeyerek kendi kendimize kurduğumuz bir

tuzaktır. Şeriat’ın ibadetler ve günlük hayat için getirdiği önemli ve

öncelikli listesini ihmal etmemizin bir sonucudur bu şüphesiz.

Ef’ali mükellefin olarak ezberleye geldiğimiz Farz, Vacib,

Sünnet, Müstehab, Mübah, Haram, Mekruh kavramları arasında sadece alfabetik

açıdan bir sıralama varmış gibi davranılması, aslında ibadetin ibadet

kıvamından çıkarıldığını, bir tür gelenek ya da nefsanî zevklerin tatminine

vasıta hâline getirildiğini göstermektedir.

Ramazan gecelerinin nafilelerden bir nafile ile doldurulup

sabah namazının cemaatle eda edilmesine, belki de vaktinde kılınmasına mani

hâline getirilmesinin başka türlü izah edilebilecek yönü yoktur. Kur’an’ı şu

kadar hızda ve bu kadar günde hatmetmeyi bir çeşit yarış hâline getirenlerin,

yürüyen Kur’an olmak gibi bir kavramdan nasıl uzak kaldıklarını da izlemek

mümkündür.

Eğer maksat ibadetse, ibadet, onu emredenin emri

doğrultusunda ve istediği tarzda yapılmalıdır ki, ibadet kavramının içi

doldurulmuş olsun. Yarışma ve kovalamaca mantığıyla yapılan ibadetin şekli

ibadet olabilir ama o ibadetten emrediliş maksadının tahakkuk edip etmeyeceği

belli olmaz.

İlim tahsilinden zikre, kurban kesmeden hacca ve umreye,

cami yaptırmaktan sadaka vermeye varıncaya kadar, farzı ve nafilesi bulunan

bütün ibadetlerde farzı kollamak, farzlarda her şeyi yerli yerine oturtmak esas

hedef olmalıdır. Ve kesinlikle hiçbir nafile, farzın yerini almamalıdır. Zira

farzların yerini alan ya da işgal eden nafilenin, değil o işgal ettiği farz

kadar değerli olması, ibadet olması bile mümkün değildir. Cuma namazı saatinde

kaç cüz Kur’an okunsa, kaç hatim yapılsa Cuma namazının yerini doldurabilir

Hangi sadaka, hangi hayır Cuma’nın farzının bedeli olabilir

Sadece Cuma namazı da değildir örnek.

Allah Teâlâ’nın ailemizi ateşten korumamıza dair emri açık

bir emirdir. Her mü’min, bütün sosyal hizmetlerden önce kendisini ve ailesini

ateşten korumakla mükelleftir. Bu da, Allah’ın kati farzlarından biridir. Kimse

kendisini ve ailesini ateşe doğru kayar vaziyette bırakarak insanlığı kurtarma,

hayır sahibi olma gibi bir iş peşinde koşamaz. Zira farzı bırakıp nafileye

geçmek gibi bir anlayış, İslamî değildir. Bunu cihada da uyarlayabiliriz,

Kur’an öğretmeye de. Allah için ne yapılacaksa ondan muhakkak Allah’ın

şeriatına dair kurallar tatbik edilecektir.

Eğer bu nokta ihmal edilir ve ibadetler kolayımıza geldiği

gibi, hoşlandığımız gibi ya da bize şişiriliş seviyesine göre yapılırsa, bunun

ucunda, kendilerine göre bir din ihdas eden eski ümmetlere benzeme tehlikesi

vardır.

Bu hususta, insanlara nasihatler eden, vaazlar yapıp ibadete

teşvik eden konuşmacıların, yazarların önemli bir etkisi vardır. Mesela, filan

geceyi ibadetle geçirmeyi anlatacak birinin, sırf o anlatacağı konu daha ikna

edici olsun diye ya da maazallah hitabeti beğenilsin diye, şu kadar tespih,

filan sureyi şu kadar okuma gibi amellere sahih naslarda vaat edilenin ötesinde

vaatlerde bulunmak hatadır.

Şunu şu kadar yapana/diyene bir vaat varsa o vaat ancak

ayette ve sahih hadiste bulunması hâlinde doğrudur. Bir de şu tespihi şu kadar

tekrar edene yapılan ecir vaadi, herhâlde o günkü sabah namazını eda etmemiş

olsa bile vaat edilmiş değildir. Farzlarda kusuru bulunana vaat değil veîd

vardır; o uyarılır, müjdelenmez. Buna rağmen, ipin ucunu kaçırıp, şunu şu kadar

yapan/diyen için hicret etmekten, Uhud’da şehit olmaktan, cihattan, hacdan daha

büyük sevaplar vaat edilmesinin ne akılla ne de dinle bağlantı kurulabilecek

makul bir yönü yoktur.

Allah Teâlâ’nın kitabında övdüğü, amellerine kabul

buyurduğunu söylediği ashabı kiramdan ve onların amelleri olan Uhud, hicret,

cihat, Kur’an’a hizmet gibi amellerin üstüne çıkacak işler olarak

gösterilmeleri, tek bir yönden bile kabullenilebilir tutum değildir. Her şey

yerli yerinde durmalıdır. Filan işe Allah Teâlâ’nın verdiği değer ne aşağı

çekilmeli ne de yukarı çıkarılmalıdır. Bu husus, dinin kutsiyetini muhafaza

etmenin şartlarından biri olsa gerek.

Başka bir şey yapamayanların veya kendilerini tatmin edecek

nesne olarak becerebildiklerini abartanların abartmaları, din olmadığı kadar

dine zarar da verebilir.

Sekizinci Asırdan Bir Ses

Sekizinci asrın saygın hadis âlimlerinden olan Zehebî,

Abdullah bin Amr bin As radıyallahu anha ait bir bilgiyi değerlendirirken,

nafile ibadetlerin abartılması konusunu farklı bir açıdan ele almaktadır.

Siyeru Â’lami’n-Nübela’da 3. cilt sayfa 83’ten Zehebi’nin tespitlerini

izleyebiliriz.

Zehebî burada Kur’an tilavetini abartanlara ait bir tabloyu

tahlil etmektedir. Biz bunu, herhangi bir nafile üzerinden ele alabiliriz.

“Abdullah bin Amr diyor ki:

Kur’an’ı ezberledim. Onu bir gecede okudum. Resulûllah

sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Onu bir ayda oku’ dedi bana. ‘Bana izin ver,

gençliğimden ve gücümden istifade edeyim’ dedim. ‘Yirmi günde oku’ dedi. ‘İzin

ver, istifade edeyim.’ dedim. ‘Yedi gecede oku’ dedi. ‘İzin ver istifade

edeyim’ dedim. Kabul etmedi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, ona üç geceye

kadar izin verdiği, üç geceden daha hızlı okumaktan ise nehyettiği bilgisi de

vardır. Yalnız bu durum, o zamana kadar inen Kur’an ayetleri içindi. Daha sonra

da Kur’an inmeye devam etti. Buradaki nehyin, en azından Kur’an’ın üç günden

daha hızlı bir zamanda okunmasının mekruhluğu şeklindedir. Daha hızlı okuyanın,

okuduğundan bir şey anladığı da, düşündüğü de yoktur. Bir haftada okusa ve öyle

devam etse, faziletli bir amel olurdu. Din kolaydır.

Vallahi, müekked sünnetlere, duha namazına,

tahiyyetülmescide,  sünnette sabit olan

zikirlere, yatarken ve kalkarken okunan dualara, farzlardan sonra ve seherdeki

tesbihata dikkat ederek; ihlâslı bir şekilde faydalı bir ilimle meşgul olarak,

emri bilmaruf yaparak, cahilleri irşad edip eğiterek, fasıkların elini tutarak

ve benzeri amelleri yaparak; namazları cemaatle huşu içinde, mutmain bir kalple

eda etmek, vaciplerin edası/haramların terki, çok dua çok istiğfar, sadaka,

sılayı rahim, tevazu… bunların hepsinde ihlasla uygulanan bir programda

teheccüdde Kur’an’ın yedide birini yani dört cüzü okumak, büyük ve pek değerli

bir iştir.

Bunlar, ashabı yeminin, Allah’ın muttaki kullarının

makamıdır. Bunun dışındakiler ise istenen şeylerdir. Kul, her gün bir hatimle

meşgul olduğunda kolay ve hanif olana aykırı davranmış olur. Söylediklerimizin

çoğunu da yapmamış olur, okuduğunu da tefekkür edemez.

Şu âbid sahabi efendimiz yaşlandığında: ‘Keşke Resulûllah

sallallahu aleyhi ve sellemin ruhsatını kabul etseydim’ demiştir.

Yine ona Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, oruç

hakkında böyle bir tavsiyede bulunmuş ve: ‘Bir gün tut, bir gün ye; kardeşim

Davud aleyhisselamın orucu böyleydi’ demişti. ‘En üstün oruç Davud’un orucudur’

şeklinde buyurduğu da sabittir. Sürekli orucu da nehyetmiştir.

Aleyhisselam Efendimizin, gecenin bir bölümünü uyuyarak

geçirmeyi emrettiğini de biliyoruz. Buyurmuştur ki: ‘Ama ben, kalkıyorum,

uyuyorum. Oruç tutuyorum, tutmuyorum. Kadınlarla evleniyorum. Et yiyorum. Kim

benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir.’

Kendisine ibadetlerinde veya evradında sünnete bağlılık

ilkesi getirmeyen herkes, pişman olacağı, yalnızlaşacağı ve mizacının

bozulacağı bir yola girmiş olur. Mü’minlere pek düşkün ve merhametli, onların

hayrını düşünen peygamberinin sünnetine uymakla elde edilecek nice hayrı da

kaybeder. Peygamberimiz aleyhisselam, ümmetine en üstün amelleri

öğretmektedir.  Onun dininde olmayan

evlenmeme ve ruhbanlığı da terk etmeyi emretmektedir. Sürekli orucu, hiç iftar

etmeden oruca devam etmeyi, ramazan ayının son on günü dışında gecenin çoğunu

uykusuz geçirmeyi, gücü yetenin evlenmemesini yasaklamış, et yememeyi

nehyetmiştir. Bunun gibi pek çok emri ve yasağı vardır.

Bunları bilmeden ibadet eden mazur sayılabilir, ecir de

kazanır. Muhammedî bilgilere sahip birinin, onları görmezden gelerek ibadet

etmesi ise bir aldanış ve daha iyiden mahrum olmadır.  Allah için amellerin en sevimlisi, az da olsa

sürekli olandır. Allah bize de size de güzel bir şekilde sünnete uymayı nasip

etsin, zevk peşinde ve aykırı olmaktan uzak tutsun.”

İyi Düşünülmesi Gereken Bir Örnek

Müslim bin Mihrak diyor ki:

“Aişe’ye: ‘Ey mü’minlerin annesi! Bazıları Kur’an’ı bir

gecede iki veya üç kere hatmediyorlar.’ dedim. Bana şöyle cevap verdi: Onlar

okumuş veya okumamış! Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem, gecenin tamamını

kıyamda geçirir de Bakara Suresi’ni, Âl-i İmran Suresi’ni ve Nisa Suresi’ni

okurdu. Müjdeli bir ayet gelince muhakkak dua eder, etkilenirdi. Azap ayetlerinden

bir ayet gelince de muhakkak dua edip Allah’a sığınırdı.” (Ahmed, 23756 )