Hüzün ve huzur

Abone Ol

Çok uzun bir geceydi.

O pazartesi öğlen babam vefat etmiş, oruçlu olup su içememekten mi, onu kaybetmenin getirdiği elemden mi acıdan boğulacak gibi olmuştum.

Bir de insanlara laf anlatmaya çabalıyordum.

Gelenler, cenazenin caminin morguna kaldırılması gerektiğini söylüyordu.

Hava sıcak deforme olur, diyorlardı.

Ona dönüşümlü baktığımız kız kardeşim ve ben itiraz ediyorduk, “Hayır babamız bize çok gücenir, son yıllarında iki kardeş, evlerimizde bir çocuk gibi ona baktık, bütün programlardan, tatillerden vazgeçtik, onu yalnız bırakmadık, son vazifemizi yapacağız.”

Son senelerde toplumda bir algı var, yakınlar öldüğünde, götürüp onu morga bırakmaktalar, ev halkını, gençleri, çocukları ürkütmemek, üzmemek, ürperti vermemek için ölüm gerçeğinden kaçmaktalar.

Oysa çocukluğumda mevta, son gecesini mutlaka evinde geçirirdi, yeni nesil de ölümle yüzleşir, bu mühim hayat kodunu not ederlerdi.

Kimi aileler, soğuk hava tertibatlı bir cenaze arabası içinde, mevtayı ev dışında tutma yolu da izlemekte.

Fakat eve sokulmayan mevtanın kırılmışlığını, incitilmişliğini düşünen yok.

Babam o gün akşama kadar torunları arasında son gününü geçirdi.

Son gece evinde misafir ettik, başında oturduk ağladık, okuduk, güzel anıları yâd ettik. İnsanlar, aman vantilatörleri açın dediler, bir ara baktık ki, soğuk hava buz kestirmiş babamın kollarını. Vantilatörü kapadık. Bakmaya dayanamasak da, arada açıp gülümseyen yüzünü gördük. Evinde yıllarca yatılı misafirler ağırlayan, konuklarını yedirip içiren cömert babam, bu son konukluğundan çok mutlu, tebessüm etmekteydi.

Sahur yaklaşıyordu fakat kimsede kalkıp sofra hazırlayacak takat yoktu.

Yemek yemeden oruç tutma kararı aldık. Fakat aşağıdaki dairede kalan yeğenim ve ev arkadaşları, “Buyurun, sahur hazırladık size” deyip çağırdılar.

Kalkıp evlerinin önündeki bahçeye indik ki, sofra hazırlanmış, gençler semaverde çayı demlemiş, gözlemeleri yapmışlar, masayı donatıp misafirlerini başköşeye oturttular.

Soft bir Kur’an-ı Kerim sesini açmışlar, bir şölene çevirdikleri sahur sofrasını bize ikram etmişlerdi. Hafız dedikleri genç, çaylarımızı doldurdu, Baran isimli doğu kökenli genç, yemekleri servis yaptı. Aleviydi biri bu temiz gençlerin, Kürt’tü, Laz’dı. Kimi oruç tutmuyordu fakat acılı aile için seferber olmuşlar fırından sıcak poğaçalar getirmişler, patates kızartmışlar,  ağzımızı bıçak açmazken etrafımızda pervane olmaktaydılar ki bir iki lokma yiyebilelim.

Yeğenim, dedesini kaybetmiş fakat gözü halalarında, bizlerin hüznünü dağıtmaya çalışırken o gençlerin de etrafımızda  “hala hala” deyip dönmeleri, bize hizmet etmeleri beni çok duygulandırdı. Bir hüzün gecesinde, dostluğun huzurunu yaşatan bu gençlerin halası olmak ne kadar güzeldi.

O gençler, ertesi gün cenazeyi defnederken de koşturdular.

Yedi gün boyunca alt kattaki bahçede erkeklere, üst katın bahçesinde kadınlara verdiğimiz iftarlarda hizmet ettiler, bizleri yormayarak, her şeyi kendileri yapmaya çalıştılar.

Öylesine kavi bir dostluk oluştu ki aramızda, arada ziyaretime gelmekteler, hepsinin hikâyesi zorlu, küçük yaşta baba kaybedeni, uzak şehirlerden İstanbul’a iş bulma nedeniyle gelişleri, hayata tutunma çabaları, ayakta kalma direnişleri, saygın duruşları.

Hele bana “hala” deyişleri, çok mutlu etmekte.

Bir hüzün gecesini huzura dönüştüren gönlü zengin gençler, memleketimin güzel çocukları; aranızdaki dostluğa taşıdığınız kimliklerin engel olmaması ne kadar saygın.

Güzel kalpleriniz hep dostlukla, sevgiyle, şefkatle karşılaşsın.

Yollarınız açık olsun.