İran’a yönelik Siyonist saldırılar başlayalı neredeyse 2 ay olacak bu süreçte yaşananlar, gerçekten son dönemdeki en büyük kırılmalara neden olacak durumlar ortaya çıkarttı. Bugün itibarı ile ABD ile İran arasındaki mevcut ateşkes de bitmek üzere, 22 Nisan 2026 Çarşamba günü TSİ sabahı erken saatlerde (Washington saatiyle 20 Nisan Salı akşamı) sona erecek ateşkesin devamı ile ilgili sürecin pek de iyi işlemediği aşikâr. Klasik olarak ABD üstenci bir tavır ile İran’ı dize getirmeye çalışırken, İran ise elindeki kozlarla masada ve sahada daha rahat durumda… Bir de İran, bu kadar kayıp verip bu kadar zor durumda kaldıktan sonra alacağını almadan bu süreci tamamlamayacaktır. Amerikan Başkanı Donald Trump ise saçmalamalarına devam etmekte, sürekli bir ileri bir geri sürüklenmekte (bunu kendi inisiyatifinde olmamasından ötürü yazıyorum, zira Epstein meselesini hâlâ küçümseyenler var), ancak yeni bir anlaşmaya varılmaması halinde bu sürenin uzatılmasının "son derece düşük bir ihtimal" olduğunu belirtiyor. Ateşkesin hemen ardından Amerika, İran’a abluka uygulamaya başladı. Bu Amerika'nın İran'a uyguladığı deniz ablukası, küresel enerji düzenini farklı bir açıdan zorlayan ve masadaki herkesin yeni taleplerle konum almasına, yani kartların yeniden dağıtılmasına neden olabilir.
Dünyanın en kritik su yollarından birinde, sessiz sedasız bir savaş yürütülüyor. ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukası, ilk bakışta teknik bir denizcilik meselesi gibi görünse de özünde çok daha derin bir hesaplaşmanın parçası gibi görünmektedir. İran'ı müzakere masasına oturtmak için küresel enerji düzenini rehin almak için ABD’nin atmış olduğu adımlar, süreci farklı bir noktaya taşıdı. Elbette İran’ın bu abluka yüzünden kaybı ciddi bir orandadır. Ancak İran’ın elinde bir de asıl abluka vardır. O abluka da Hürmüz ablukasıdır. ABD’nin İran’a yönelik hamlesi ancak İran’ın Hürmüz ile ilgili tavrını değiştirir. Yani ABD’nin yaptığı veya yapmaya çalıştığı ancak bir strateji olarak basit bir baskı aracı değil; hem kazananları hem kaybedenleri önceden belli olmayan riskli bir kumardır. Ve en tehlikeli kumarlar, katılmak zorunda olmayan oyuncuları da masaya çektiğinde başlar. Diğer bir anlatım ile ABD oluşturmaya çalıştığı atmosferle sadece İran’ı değil, tüm dolaylı etkilenenleri bir kumarın içine çekmektedir.
Abluka nedir, ne değildir?
Abluka ile ilgili çok şey duyuyoruz. Bunlardan bir kısmı da sorunlu veya yanlış öncelikle bir yanılgıyı düzeltmek gerekir: ABD, Hürmüz Boğazı'nı kapatmıyor. Boğaz, diğer ülkelerin gemilerine açık kalmaya devam edeceğini iddia ediyor. Hürmüz’ü kapatan veya daha net bir anlatım ile Hürmüz’den geçen gemileri vururuz tehdidinde bulunan İran. İran bunu yaparken, geçerseniz vururuz diyor. Bunun yüzünden binlerce ton petrol taşıyan gemilerin sigorta primi yükseliyor ve geçme noktasında tedirgin oldukları için riske girmek istemiyorlar. İşin kısa özeti bu şekilde, yani İran sanki oraya bir gemi hattı çekmiş veya zincirle Bizans’ın yaptığı gibi Haliç’i kapatmış gibi bir durum yok. Konun ana ekseninde ABD’nin temel hedefi, İran limanlarına giren ya da bu limanlardan çıkan gemiler. ABD, bu gemileri durdurup arama hakkını kendinde görüyor; gıda ve ilaç taşıyan insani yardım gemilerine ise denetim koşuluyla geçiş izni vereceğini iddia ediyor. Pratik uygulamada ABD, gemileri İran kıyılarında değil, Umman Körfezi gibi açık deniz bölgelerinde uydu ve istihbarat verileriyle takip ederek durduruyor. ABD, bunun da ölçülü bir davranış olduğunu ifade ediyor ancak işin özünde geniş kapsamlı bir baskı mekanizma inşa etmeye çalışıyor.
Asıl hedef: İran'ın ekonomik gücü
ABD'nin stratejisi iki temel kaldıraca dayanıyor. Birincisi, İran'ın deniz yoluyla gerçekleştirdiği petrol ihracatını engelleyerek hükümetin ve askeri operasyonlarının başlıca finansman kaynağını kurutmak. Tahminlere göre abluka, İran'a günlük 435 milyon dolar zarar verebilecek kapasitede. İkincisi ise bu ekonomik baskıyı, özellikle nükleer programı ve bölgesel faaliyetler konusunda İran'ı müzakere masasına oturtmak için kullanmak. Trump yönetiminin hesabı basit görünüyor: Acıyı artır, alternatifsiz bırak, masaya oturmak zorunda bırak ve hatta dediklerini dayattır.
Hukuk ve meşruiyet: Yanıtsız sorular
Uluslararası Denizcilik Örgütü, transit geçişe açık boğazların abluka yoluyla kısıtlanmasının yasal dayanaktan yoksun olduğunu açıkça belirtiyor. Tabii kim takar bunu, o ayrı konu. Buna karşın bazı uluslararası hukuk akademisyenleri farklı bir çerçeve öneriyor: Eğer ABD ve İran fiilen "düşman taraflar" olarak nitelendirilebilirse, deniz savaş hukuku çerçevesinde ablukanın meşru zemine oturduğu savunulabiliyor. Bu tartışma salt akademik bir mesele değil. Meşruiyet belirsizliği, diğer ülkelerin nasıl konumlanacağını doğrudan etkiliyor. Başta Çin, Hindistan veya Japonya olmak üzere İran'dan petrol satın alan büyük ekonomiler olarak sessiz kalmaya devam edebilir mi? Yoksa bu sular, daha geniş bir ittifaklar savaşına mı dönüşecek? Bunu tarih gösterir. Ancak ablukaların sanki savaşlardan daha çok zarar verdiği bir denklem oluştu. Savaş sadece silahla yapılmıyor. Biz bunu unuttuk veya unutturulduk…
Hukuk kimin umurunda
İşin özünde tek yapılmaya çalışılan İran’ın baskı ve zorlama ile masaya oturtulması ve dayatılan metinlere razı olmasıdır. İran için durum varoluşsal bir savaşa dönmüştür artık. İran bu savaştan başı dik çıkmak veya yok olmak arasında bir noktadan çıkmamaya çalışıyor. Daha önceki yazılarda da ifade etmiştik. İran, yenmek için değil yenilmemek için savaşıyor. Bunda da başarılı oldu. ABD karşısında mağlup olmadı… Uluslararası hukuk normları vesairenin silikleştiği sadece birer puta dönüştüğü bu ortamda İran, bunlara güvenerek iş yapılmayacağını çok iyi biliyor. Bizim payımıza da düşen budur.