KCK davası, -dün de vurguladım- a‘dan z‘ye ‘siyasi‘ bir dava. Zamanlaması bile, davanın ‘siyasi karakteri‘ni ortaya çıkarıyor. KCK operasyonları, 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin ertesinde başlatılmıştı. Daha ‘açılım‘ ortada yoktu. İkinci dalga ise ‘Habur kazası‘ üzerine açılımın frenine basıldığı ve DTP‘nin kapatıldığı günlerde gerçekleşti.
Seçilmiş belediye başkanlarını kapsayan ‘ikinci dalga‘, Nazi kamplarına götürülen Yahudileri çağrıştıran görüntüsüyle Türkiye‘nin ‘utanç sicili‘nde yerini aldı. Başından beri, atılan adımın ‘KCK‘yı PKK‘lılaştırmaya yol açacağını, oysa gelinen noktada yapılması gerekenin PKK‘yı KCK‘lılaştırmak olduğunu‘ yazdım, çizdim, haykırdım...
Hedefi, ‘dağdan indirmek‘ olarak koyduysanız, ‘dağdan zaten inmiş‘ olanları içeri tıkarak, ‘şehirlerde siyaset‘e alanı kapatırsanız, ‘dağın yolunu genişletmek‘ten başka bir şey yapmamış olursunuz. Anlatmak istediğimiz buydu, yapılan, tam da ‘yapılmaması gerekenin yapılması‘ oldu. Hükümet çevresinin mantığı ise farklıydı. KCK operasyonu ile PKK‘ya ağır bir darbe indirileceğini, bölgede gerek AK Parti‘nin gerekse PKK karşıtı veya PKK baskısı nedeniyle rahat edemeyenlerin önünün açılacağını tasarlamıştı. Bölgenin merkezi, nabzının attığı yer, Diyarbakır. Gidin görün. PKK‘nın ‘manevi gücü‘, 554 gün öncesinden çok daha güçlü. Hükümet, kayayı kaldırmış ama PKK‘nın kafasına değil, kendi ayağına düşürmüş durumda...
İnanmayan, gitsin Diyarbakır‘da şöyle bir yarım saat-bir saat sokaklarda dolaşsın. Orada devletten soyutlanmış bir halk yaşıyor. Diyarbakır‘da devlet, güvenlik güçleri, mahkeme salonu, cezaevinden başka bir varlığa ve ‘temsil gücü‘ne sahip değil. KCK mahkemesi gecesi, Diyarbakır Kervansaray‘da Kürtler, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sezgin Tanrıkulu ve BDP‘li milletvekili Akın Birdal ile paylaştığımız yemek masasında en doğru sözü, Diyarbakır‘a pek nadir ayak basan bir Türk yazar söyledi: "Önümüzde duran sorun, nasıl bölünmeyeceğimiz değil, nasıl birleşeceğimiz."
Cengiz Çandar RADİKAL