Hristiyanlarla Yahudileri birleştiren güç nedir?

Abone Ol

Yahudiler ile Hristiyanlar arasında tarih boyunca bir çekişme olmuştur. Yahudilerin peygamberlere karşı tutumları, Hazreti İsa’nın ölümü olayı nedenlerin başında geliyor. Diğer taraftan uyumsuzlukları, fitne ve kargaşaya neden oluşları yüzünden sürekli olarak dışlanmış yurtlarından edilmişlerdir. Yahudiler gittikleri yerlerde de insan yerine konulmamış, varoşlarda yaşamaya zorlanmışlardır. Endülüs’te Müslümanlar onları insan yerine koymuş orada özgür yaşamışlardır. Müslümanların Endülüs’te yenilgileri ve çekilmek zorunda kalmalarından ötürü Yahudiler de İspanya’yı terk etmek zorunda kalmışlardır. Müslümanlar gene de onlara kapılarını açmış koruma altına almışlardır.

Filistin topraklarına veya diğer yerlere yerleşen Yahudilere, Sefarad Yahudisi denilmektedir. Müslümanlarla birlikte oldukları sürece bilim ve sanatta, düşüncede rahat dönemler yaşamış faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Filistin’e dönen Sefarad Yahudileri çok iyi Arapça bilmektedirler. Çünkü Endülüs’te bilim ve düşünce dili Arapçadır.

Yahudilerin Basel’de Theodor Herzl önderliğinde yapmış oldukları toplantı tarihin bir dönümüdür. Bu tarihten sonra emperyal İngilizler devredir. Bir yandan örgütlenirlerken bir yandan Filistin’de faaliyetlere başlıyorlar. Bu dönemde Rothschild Yahudi’si bir bankacı. Bir taraftan gerek örgütlenmede gerekse Filistin’de yerleşim konusunda önemli bir konumdadır. Filistin’deki örgütlenmede, toprak alınmada en etkililerdendir.

İngilizler Orta Doğu üzerindeki niyet ve düşünceleri Yahudilerle birlikte olmayı tercih ediyorlar. Bu, çıkarlarına uygundur. Asıl sorun Müslümanların varlığı ve İslâm inanç ve düşüncesidir.

2002 yılında Türkiye’deki iktidar değişimi sırasında, Türkiye’nin önemli medya mensuplarından bir grup İsrail’e davet edilmiş ve götürülmüştü. O zaman gazetelerde birkaç gün peş peşe konuyla ilgili önemli İsrail Başbakanı’nın açıklamalarına yer verilmişti. Radikal gazetesinde de tam sayfa olarak birkaç gün yayımlanmıştı. Biz de konuyu irdelemiş yazılar yazmıştık. Türkiye’nin AB’ye girebilmesinin koşulları sıralanmıştı. Türkiye’nin önemli bir askeri gücünün olduğunu Avrupa için bunun fazla ve tehlikeli olduğunu, zayıflaması gerektiği vurgulanmıştı. Ekonomik olarak sermayenin çok uluslu alana tamamen kaydırılması gerektiği belirtilmişti. Bulunulan düşünce ve inanç bir sorundur bundan vazgeçilmeli denmişti. Birkaç madde daha vardı. Ergenekon operasyonları, asker üzerinde uygulananlar, yeşil diye bilinen Anadolu sermayesinin devre dışı kalması ve özelleştirmeler bu dönemde hız kazandı. Eğitim kurumlarında FETÖ dalgasının etkisi ve bürokrasideki etkileri bu süreç ile bağlantılıydı.

Bu süreç ile birlikte “Ilımlı İslâm”, “İslâmsız İslâm” vb tartışmalar da başlamıştı. Sürecin getirileri ve götürüleri ortada.

Konumuzun başına dönersek “Arap Baharı” diye başlayan emperyal dalga ile süreç aynı şekilde işliyor. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kontrol Amerika emperyalizmine geçince daha şiddetli bir döneme girilmiştir. Ekonomik güç kaynakları Müslümanların elinin altında olması, bölgenin tamamıyla Müslümanlardan oluşması emperyalizm açısından önemli bir sorun. Onların zaten İslâm ile bir sorunu var. İslâm var oldukça rahat olunamayacaktı.

Bölge ülkelerindeki dalga ve değişimlere bakıldığında sürecin nereye doğru evrildiği görülüyor. Arap ülkeleri büyük çoğunluğuyla denetim altında tutulurken, kalanların da hem düşünsel hem de bağlı bulundukları medeniyet açısından değiştirilip dönüştürülmeleri gerekmektedir. Bu değişim sürecinin birçok boyutu var. Yakın zamanda Trump’ın özellikle ifade ettiği krallıkların kendisi değil. Türkiye’de de monarşik bir yönetim talebinin arzulanması daha kolay kontrol edilebilir bir sürecin olması gerektiği düşüncesidir. Monarşizm ya da demokrasi, krallık onların umurunda bile değildir. Yeter ki emperyalizm ile uyumlu, İslâm inanç ve bilinç dışı yönetimlerin oluşumudur.