Efendim hoca yalnızca camide değil. Hatta hoca camide hiç
değil. Hatta hatta hoca camide öldü. Camide dirilecek inşallah. Eskiden hoca
camideymiş. Çünkü camiler ibadethane haline dönüşmeden önce birer eğitim
yuvasıymış Dolayısıyla orada bulunan hocalar ilim halkaları kurup, muallim
olarak durmaktaymış halakaların (halka) başında. Mescidlerde, camilerde kurulan
ilim halkaları ve hocaları. Bu kavram Farsça da hâce (çoğulu hâcegândır).
Türkçe de hoca şeklinde söylenmektedir. Türkçe mi Farsça mı, önce Oğuzlar mı kullanmıştır yoksa İranlılar mı bu
konularda ihtilaflı bilgiler var. Fakat etimolojik kökeni ne olursa olsun hoca
kavramı İslâm eğitim geleneğinde muallimin yerine kullanılmış. Sahip, efendi, tahsil görmüş kişi
manalarına gelmekteymiş. Sahip, efendi manalarıyla Gazneliler, Selçuklular,
Sâmânîler gibi pek çok İslâm ülkesinde vezirler ve devlet ricali için de
kullanılmış bu kavram yani hâce kelimesi. Mesela ünlü Selçuklu veziri
Nizâmülmülk e Hâce veya Hâce-i büzürg diye hitap edilmekteymiş. Bunun dışında
hâce ve hoca kelimesinin değişik kullanımları da mevcut. Mesela hâce-i bâzâr
tabiriyle ticaretle uğraşanlar yani tüccar ve esnaf kastediliyormuş. Safevîler
döneminde bu kelime itibarını kaybetmiş. Safevîler de hadım ağalarına ve
Müslüman olmayan tüccarlar bu kelime ile adlandırılmış. Sarayda görevli hadım
ağalarına hâce-serâ denilmiş. Anadolu Selçukluları nda da bir ara bu meyanda
kullanılmış bu kavram. Bununla beraber ülke yönetiminde divan görevlileri
arasında yer alan büyük tacirlere de hâcegân denilmiş. Safevîler ve Kaçarlar da büyük Ermeni
tacirlerine de hâce diye hitap edilmiştir. Mısır da gayri Müslimlerin ileri
gelenlerine özellikle de tüccarlara hâce denilmiş. Osmanlılar da fazla yaygın
olmamakla beraber hâce ve hâcegân olarak bedesten esnafı için
kullanılmış. Hindistan da ise efendilere
hâce, hadım kölelere de hoca denilmiş. Hârizmşahlar da önemli devlet
adamlarıyla vezirlere de hâce denilmiş. Hatta büyük vezir hâce-i cihân
unvanıyla anılırmış.
Farsça İslâm literatüründe hâce kelimesi Peygamberimiz
(s.a.v.) e unvan olarak verildiğinden şerefli bir makama oturmuştur. Hâce-i
ba s ü neşr, Hâce-i cihân, Hâce-i dü serâ, Hâce-i kâinât, Hâce-i rusül, Hâce-i
âlem gibi tamlamalar halinde kullanılmış. Türkçemizde de lakap olarak hem
isimden önce hem de isimden sonra kullanılmış. Hoca Ahmed, Hoca Sa deddin, Hoca
Nasreddin, Nasreddin Hoca, Hasan Hoca gibi. Ayrıca tarikat şeyhleri ve pîrleri
de bu adla anılmıştır. Hatta hatm-i hâcegân ve silsile-i hâcegân tabirleri
de bu kullanımdan dolayı ortaya çıkmıştır.
Gelelim eğitimdeki
kullanılışına: Osmanlı da hoca kavramı yaygın bir biçimde sıbyan mektebi
muallimleri ve medrese uleması için kullanılmış. Bunun dışında şehzade muallimleri için de
hoca unvanı kullanılmış. Bu kullanım da hoca kelimesine itibar kazandırmış.
Osmanlılar da şehzade tahta çıktığında ders aldığı kendisine eğitim ve öğretim
veren âlimlerden birini kendisine hoca seçer ve bu hoca, hoca-i sultanî
(padişah hocası) olarak anılır ve teşrifatta şeyhülislâma denk tutulurmuş.
Hatta Fâtih Kanunnâmesi nde yer alan bir madde ile giderek yaygınlaşarak
geliştirilen düzenlemelere Hocazâdeler kanunu denilmiş. Camilere sıkışıp
kalmadan önce bu kadar itibarı varmış hocanın yani. Hatta XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında
kurulan Mühendishâne nin öğretmenleri de hoca unvanıyla anılmış. Bu
öğretmenler de yani hocalar da aşama aşamaymış. Bilgi ve tecrübelerine göre
farklı mertebelerde farklı payeler verilerek adlandırılmışlar. Mesela hoca,
hoca-i evvel, hoca-i sânî, hoca-i sâlis. Hoca-i râbi gibi. Mühendishâne de
görev yapan bu hocaların en kıdemlisi
olan hoca-i evvel e baş hoca da denilmiş. Diğerleri de halife, yani onun
yerine görev yapan olarak adlandırılmış.
Ülkemizde Cumhuriyet in ilk yıllarında ağa, efendi, bey
gibi unvanların resmiyette kullanımları yasaklanırken, hoca ünvanının kullanımı
yasaklanmamıştır. Bu gün de yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmektedir ve
edecektir de. Kökü yüzlerce yıl evveline dayanan bu kavram basit kelime
oyunlarıyla camilere kapatılmaya çalışılmaktadır. Türkçe de otorite kabul
edilen Yavuz Bülent Bakiler, dildeki bu operasyonları şöyle izah
etmektedir: Din düşmanlığı dil
düşmanlığını getirdi, bu çok büyük bir cinnettir. Hoca, yol gösteren, anlatan,
öğreten anlamında hâce kelimesinden gelir. Muallim, talimden... Türk
dünyasında muallim kelimesi kullanılır
Seksenli yıllar
Erzurum da öğrenciliğimiz zamanında hayat arkadaşım bir olaya şahit olmuş bana
da anlatmıştı. Fen Fakültesi Matematik Bölümü nden bir profesör son sınıf
öğrencilerinden birine bir ödev vermiş. Her şey serbest istediğine
sorabilirsin, istediğin kaynaktan faydalanabilirsin diye de yolunu açmış
çözümün. Ancak üniversitedeki meslektaşlarına da gizliden tembihlemiş yardım
etmemeleri için. Öğrenci çaresiz başlamış düşünmeye. Bulamamış cevabı. Çözememiş denklemi. Camide
vakit namazını kılıp çekilmiş bir köşeye düşünmeye başlamış dualar eşliğinde.
Onun bu hali cemaatten yaşlı bir amcanın gözünden kaçmamış. Yaklaşıp sormuş
derdini. Öğrenci de anlatmış. Ona yol göstermiş yaşlı amca demiş ki: Bizim
caminin hocası falan efendiye sor, muhakkak o bilir cevabını. Öğrenci
şaşırmış. Hoca, hem de cami hocası ve 4-5 bilinmeyenli denklem Kendisi koskoca
Fen Fakültesi öğrencisi üstelik de son sınıf. Kendisi çözemezken o nasıl çözsün
ki basit bir hoca (!) Yine de merakını yenememiş ve gitmiş hocanın yanına.
Hoca iki dakikada çözüvermiş. Şaşırmış öğrenci Nasıl olur sorusu
dökülüvermiş gayri ihtiyari Hoca gülümsemiş ve ona: Evlat biz rüştiyedeyken
zihinden birbirimize 3 bilinmeyenli denklemler sorup yarışıyorduk. Bilmece
sorar gibi.
Hoca kavramını hayatımızdan çıkarmak isteyenler hocayı
camide öldürdüler. Niçin Çağdaş medeniyet düzeyine gelmek adına. Profesörler
arttı. Doçentler de, öğretmenler de Ancak (bazı hocalarımızı ve ilim
adamlarımızı âlimlerimizi) o kelli felli profesörlerin, yayınladıkları
kitaplar, tezler, çalıntı çıktı. Hoca olmayı yalnızca camiye veya çok bilmeye,
şöhret olmaya, televizyon kanallarını dolaşmaya hasredenler hoca kelimesinin
içini boşaltıp kendi ideolojilerini kendi görüş heva ve heveslerini doldurmayı
amaçladılar. Bunlara rağmen sayıları gittikçe azalsa da elleri öpülecek gerçek
hocalarımız da yok değil hani! Hayatımızda, çevremizde. Camilerimizde. Dirilip artacak çoğalacak
hocalarımızı beklemekteler.
Hocayı camide öldürdük camilerde dirilecek inşallah.
KAYNAKLAR:
Şakir Gözütok, İlk Dönem İslâm Eğitim Tarihi, Ankara:
Fecr yayınları, 2002.
Ahmed Çelebi, İslâmda Eğitim Öğretim Tarihi, terc. Ali
Yardım, İstanbul: Damla Yayınevi, 1976.
M. Faruk bayraktar, İslâm Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci
Münasebetleri, İstanbul: İFAV, 2007.
Bayramali Nazıroğlu, İslâm Eğitim Geleneğinde Öğretmen
(Başlangıçtan 16. Yüzyıla Kadar), [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Karadeniz Teknik
Üniv. Sosyal bilimlir Enstitüsü, Felsefe ve Din bilimleri Anabilim Dalı, 2006].
Murteza Bedir, Osmanlı Tarihinin Kuruluş Asrında
(1389 a kadar) İlmiye ye Dair Bir Araştırma: İlk Fakihler, Türk Hukuk Tarihi
Araştırmaları, 2006, sayı: 1, s. 23-39.
Veli Ertan, Osmanlı Devleti nde İlmiye Sınıfının Rütbe
ve Payeleri, Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1990, cilt: XXVI, sayı: 4,
s. 105-111.
Murat Akgündüz, Osmanlı Padişahlarını Yetiştiren
Hocalar: Muallim-i Sultânîler, İSTEM: İslâm San at, Tarih, Edebiyat ve Mûsikîsi
Dergisi, 2007, cilt: V, sayı: 9, s. 49-60
Hamid Algar, Molla, İstanbul: DİA, c. 30, s.s. 238-239.
Casim Avcı, Şeyh, İstanbul: DİA, c. 39, s. 49.
Sami es-Sakkâr, Muîd, İstanbul: DİA, c.31, s.s. 86-87.
Nebi Bozkurt, Müderris, İstanbul: DİA, c. 31, s.s.
467-468.
Mehmet İpşirli, Müderris Osmanlılar da, İstanbul: DİA,
c. 31, s.s. 468-470.
M. Yaşar Kandemir, Müfîd, İstanbul: DİA, 2006, c. 31,
s. 501
Hayreddin Karaman, Fakih, İstanbul: DİA, 1995, c. 12,
s. 126-127.
DİA, Hoca, İstanbul: DİA, 1998, c. 18, s.s. 186-187.
Ziya Kazıcı, Halis Ayhan, Tâlim ve Terbiye, İstanbul:
DİA, 2010, c. 39, s.s. 515-523.
Mustafa Öz, Kurrâ, İstanbul: DİA, c. 26, s.s. 445-446.