Hocalarımızdaki öğretme aşkı

Abone Ol

BATI hayranı yöneticiler dine soğuk bakıyordu. Allah’ın son hak dini İslâm’ın öğretildiği ilim ve irfan yuvaları uzun süre kapalı kaldı. Osmanlı’nın eğitim kurumlarından yetişmiş kişi ve hocalar mevcut durumdan rahatsızdılar. Baskı ve yasaklara rağmen gizlice de olsa İslâmî ilimleri öğrenme ve öğretmeye çalışanlar da oldu. Fakat bunlar yeterli değildi ve toplum hayatına yansımıyordu.

İlmin kaynağı Allahü Tealâ idi. Allah’ın güzel isimlerinden biri “El-Alîm -her şeyi hakkıyla bilen- (c.c.)”, sıfatlarından biri de “ilim”di. İslâm, insanın dünya ve âhiret saadetini kazandırıyordu. Bundan uzak düşmek ne büyük mahrumiyetti.

Halkımız uzun süre İslâmî bilgilerden mahrum kaldı. Bu yüzden manevî bir açlık oluştu. 1951’de İmam Hatip Okulları’nın açılmasıyla birlikte, o dönem hocalarındaki talebe yetiştirme iştiyakı ve öğrencilerin de öğrenmeye hazır durumda oluşunu daha çok bu manevî açlıkla izah edebiliriz. Öğrenci velileri ve halkın da bu okullara teveccühü yüksekti.

İmam Hatipler vesilesiyle, ülke ilimle aydınlanmaya başlamıştı. Allah Rasülü (s.a.v) ilim yolcularını şöyle müjdeliyordu: “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Yüce Allah ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşnut oldukları için onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta sudaki balıklar bile âlimlerin bağışlanması için Allah’a yalvarırlar. Bir âlimin, yalnız ibadetle meşgul olan bir âbide üstünlüğü, ayın on dördüncü gecesinde diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. İlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler altın, gümüş değil, sadece ilim mirası bırakmışlardır. İşte bu ilim mirasına konan kimse, çok büyük hayra ulaşmış olur.” (Ebû Dâvut)

İdealist Hocalar

İçinden geçtikleri süreç, İmam Hatip Okulları’nın ilk hocalarını idealist insanlar haline getirdi. Bu atmosfer öğrencilere de yansıyordu. İmam hatiplerin ilk öğrencilerinden Naim Karaman Hoca bu idealizmi şöyle anlatır: “İstanbul İmam Hatip Okulu hocalarımız bize “yarınki kurtarıcılar” olarak bakıyorlardı. Yarınki cengâverler, yarınki dövüşçüler bizdik. Kendilerinin yapmak isteyip de yapamadığı şeyleri biz yapacaktık.” (Yeni Nesli İnşâ Eden İlimlerimiz, c. 2, sh. 33)

İstanbul İmam Hatip Okulu’nun kurucu müdürü ve Arapça hocalarından Celalettin Ökten (1882 - 1961) dersine çok düşkündü. Derslerinde ciddi davranır, lâubaliliğe izin vermezdi. Onun bu özelliği, Hüseyin Yorulmaz’ın Celâl Hoca adlı eserinde şöyle anlatılır:

“Celal Hoca’nın Arapça derslerindeki dikkatli ve haddinden fazla hassaslığı, en ufak bir hataya ve dalgınlığa bile göz yummayışı İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde hocalık yaptığı yıllarda da devam etmiştir. Enstitü’de girdiği İlm-i Kelâm ve Tevhîd derslerindeki öğrencilerden biri, “Hocam” demiş, “Sizin Arapça derslerinde çok acımasız ve taviz vermeyen şedit bir yönünüz var, ama diğer derslerde o kadar hassas değilsiniz, bunun sebebi nedir ” diye sormuş. Bu soruya hoca kendisinden beklendiği üzere şu şekilde cevaplandırmış: “Evlâdım, o Allah’ın kelâmının lisanıdır. Orada dikkatli, hassas ve muntazam olmak mecburiyetindeyiz. Kelâm ve diğer dersleri ise siz bir şekilde öğrenebilirsiniz. Arapça, adı üstünde A-Rabca. Bir tek harfi değil, bir noktası bile feda edilemez. Yanlış bir harf, yanlış bir nokta bütün mânâyı alt üst edebilir.” (Hat Yayınları, Sh. 88 - 84)

Örnek Öğrenciler Yetişti

İmam Hatip Okulları, öğretmenlerinin de ihlâs ve samimiyetine bağlı olarak örnek öğrenciler yetiştirdi. Helâl ve haram sınırlarını bilen ve öğrendiklerini yaşamaya çalışan öğrenciler… İstanbul İmam Hatip Okulu’nda, Amerika’da eğitim görmüş Salih Otaran isimli bir öğretmen Yurttaşlık Bilgisi dersine giriyor. Sınıfta yaşanan bir hatırayı o günlerin öğrencilerinden Bekir Topaloğlu Hoca’dan dinleyelim: “Salih Hoca bir gün imtihan sorularını sorduktan sonra öğrencilere dönerek, `Amerika’da hocalar soruları sorduktan sonra sınıftan çıkar, kimse de kopya çekmez’ dedi ve sınıfı terk etti. Sınıftaki öğrencilerin hepsi bu durumdan etkilendi ve duygulandılar. İlk defa böyle bir hocayla karşılaşıyorlardı. Ben, yaşça biraz ileride olduğum için sınıfın ağabeyi olarak dedim ki: `Arkadaşlar! Bizler de hocanın anlattığı gibi öğrenciler olmak zorundayız. Elin Amerikalısı yapıyor da, biz niçin yapmıyoruz ’ Bütün sınıf anlayışla karşıladı ve hak verdi.” (Hüseyin Yorulmaz, Celâl Hoca, Sh. 161)

Şartlar, o dönemin hocalarını olgunlaştırmıştı. Çünkü uzun süre öğrenme ve öğretme imkânı bulamamışlardı. Bu yüzden öğrenci okutmayı bir aşk ve görev haline getirdiler. Bu arzu ve fedakârlığın en güzel örneklerinden birini Trabzon’un Of ilçesinde Vâizlik ve Fahri Kur’an Kursu hocalığı yapmış olan Mehmet Rüştü Aşıkkutlu (1901 - 1980) Hoca’da görüyoruz. Bu durumu, talebesi Termeli Niyazi Kasapoğlu Hoca şöyle anlatır:

“Aşıkkutlu Hocamız yeni gelen bir talebe ile tek tek ilgilenirdi. Okuyan talebelerin tashih-i hurûf, aşere, ferâiz, hâfızlık gibi grupları vardı. Hocaefendi evine haftada bir kere gider, diğer zamanlarını kursta talebelerle geçirirdi. Gece geç saatlere kadar ders yapardı. Evinde bile talebe okuturdu.” (http://bekirakkaya1.wordpress.com/category/ahmet.capku.yazilari)

İlim ve irfan dünyamızın zenginleşmesi için, o gün olduğu gibi, bugün de böyle ihlâs ve samimiyet sahibi, fedakâr hocalarımıza ihtiyacımız var. Allah onlardan ebediyen razı olsun!