Hırslarda sınırsızlık

Abone Ol

İsteksizce yağmakta kar.

Daha doğrusu ayağını yeryüzünden çekmeye hazırlanmakta.

Öyle geçen sefer ki gibi sevinçle, coşkuyla, yorularak, çabalayarak değil; geleyim mi gelmeyeyim mi, aşağı ineyim mi inmeyeyim mi kararsızlığında.

Biraz da dünyalılara mesaj verir gibi, tüm bu çabaları hak etmekte misiniz, etrafı kar beyazlığına boyamaya, kirleri, kirlileri örtmeye, kapatmaya, düzensizliği temizlemeye değer misiniz yoksa sizin için bu devinimler fazlasıyla mı gereksiz.

Zira hırslarında sınır tanımayanlarca yeterince örselenmekte yeryüzü.

Hani verin toprak beyine, yeryüzünün tümünü, bir tarla müstesna deyin, karalar bağlamakta, gözünü o tek tarlaya dikmekte.

Emlak zengini için de 999 dairesinin bin olmamasınadır; üzüntüsü, kederi.

MaxSchmidt’in bir replikası, yazı yazdığım yerden başımı kaldırıp seyrettiğim duvarda, çocukluğumun geçtiği tepelere bakıp da hüzünlenmemek mümkün mü? Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde, Osmanlı topraklarını ziyaret eden oryantalist ressam Schmidt’in “Küçüksu

Çeşmesi” adlı tablosunda, ünlü mesire yerlerinden Küçüksu ve oradaki günlük bir yaşantı sahnesi betimlenmiş.1849 tarihli tabloda, tenteli öküz arabaları, kayıklardan inen kadınlar, simit tablasından alışveriş eden kız çocuğu, tarihi çeşme, az ötede Anadoluhisarı’nın camii ve kalesi. Fakat

benim için en önemlisi, Otağ Tepe’nin bomboş olması. Yürüyerek iki adımda çıkılabilecekmiş gibi duran bayırın cazibesi. Bugün güya sit alanı ilan edilmiş tepeyi uçarak geçseniz; paçalarınız evlere, çatılara, antenlere takılacaktır.

Siyasiler için de seçildiği anda alır bir derin kaygı, sonraki seçimi düşünmektedir, ya yeniden aday gösterilmezse. Kendisi öyle bulunmaz Hint kumaşıdır ki; eksikliği anında ülkenin mahvolup gidebileceğini bile zanneder.

Şehid-i Belhi’nin (936) şu beytini anımsamamak mümkün mü: ”Dün gece yolum Tûs harabelerine düştü. Horozun yerine baykuşun konduğunu gördüm. Dedim ki bu virane hakkında ne biliyorsun? Şöyle cevap verdi: Eyvah, eyvah.”

Dünyayı ateşe veren terörist öldürdüklerini, az buluyor; yaktığı hanelerin acılarını küçük görüp silip süpürülecek hangi sevgi kaldı, hangi mutluluk yerli yerinde, darağaçlarını oralara kurmanın derdinde.

Kar bir yağıp bir duruyor, dinleniyor, değer mi bu insanlar için yorulmaya der gibi beyazlıklarla şehri boyamaya pek yanaşmıyor.

Puşkin’in 1833’te kaleme aldığı bir kar manzarasını yine de fazlasıyla akla getirmekte, ara ara yağsa da kar:

“...ileride bir orman; kıpırtısız çamlar

Duruyor kasvetli bir güzellikle;

Rüzgârla sallandıkça hepsinden

Dökülüyor lapa lapa kar; akça ağaçların,

Huş ağaçlarının, ıhlamurların arasından

Gece lambalarının ışığı parlıyor;

Yol yok; çukurlar, çalılıklar

Hep kar fırtınasıyla örtülmüş,

Derin kar altına itilmiş.”