Hiristo kaybettiğimiz bir çift gözdür

Abone Ol

Onu, kanın damarlarımda durmadığı bir demde tanımıştım. Rum’du. Bilge bir tarafı vardı. Konuşurken, tane tane konuşuyordu. Dini bütün bir Hıristiyan’dı. Her pazar ayinleri kaçırmazmış, kendi ifadesiyle.

Onu dinlerken, kitap okur gibi oluyordum.

Çok soru sorar, az cevap alırdım. Sonraları, Selanik’e yerleştiğini duyunca, bir seyahatimde onunla konuşmak için yolumu uzattım, Selanik’e vardım.

Selanik, Beyoğlu gibi bir yer… İstanbul’un Beyoğlu’nu büyütün biraz, yayın çevreye, tarihi mirasıyla beraber, alın size bir Selanik... O kadar benziyor. Sokakları, yapıları, mimarisi… Hepsi bize ait.

Onunla denizin kenarında bir yerde buluştuk… Yaşlanmıştı. Hoşbeşten sonra, dünyadaki gelişmeleri, Türkiye’nin son halini… Sosyal çalkantıları, Yunanistan’ın sosyoekonomik ahvalini sordum… Dışarıdan bana bir şeyler söylesin istedim.

Gülümsedi. Tütün tabakasını çıkardı bir Türk gibi… Sonra, tarihi çakmağıyla ateşledi sigarasını. Duman aramıza girdi.

Dünya iyiye gideceğini kötüye gidiyor dedi. Her gün yeni şeyler öğrenmemiz, bizi birbirimize yaklaştırması gerekirken, birbirimizi anlamamıza yardımcı olması gerekirken, biraz daha uzaklaştırıyor, düşmanlaştırıyor, dedi.

İnsanlar günlük dünyalar kuruyorlar, dedi. Yarın ve diğer yarınlar lügatten çıkalı çok zaman oldu. Bilge kişilerin üslubuyla konuşuyordu. Dedim ki, Yunanistan nasıl… Burada işler nasıl gidiyor?

Köşeme çekildim. Dışarıdan seyrediyorum kendimi ve dünyayı. Bizimkiler, Türkler kadar çalışkan değil… Biraz Avrupalı havamız, biraz denizin armağanları, biraz da zeytin tarım, o kadar. Şimdilik borç harç devam ediyoruz…

Ya Türkiye… Türkiye’yi nasıl görüyorsun? 

Dizlerine vurdu, biraz kahırlandı… Üzüntüsü yüzüne yansıdı.

Hükümet, dedi… Cumhurbaşkanı’nı kastediyordu. İlk zamanlar iyi şeylere yöneldiler. Batı, bizimkiler şaşırdılar… İnsan haklarını, evrensel değerleri öne çıkardılar, yasalar ihdas ettiler… Alttan geldiler, ezilmişlerin, dışlanmışların sözcülüğünden, herkesi kucaklayan bir pozisyona geçtiler… Herkes helal olsun dedi.

Hâlbuki dışarısı, bizimkiler, eli kılıçlı, baş kesen, diktatör heveslisi birini bekliyordu, yanıldılar… Zaman uzadıkça, iktidar yaşlandıkça işler değişti, hayal kırıklığı başladı. Artık, milletlerin, toplulukların düşmanlıkları, dostlukları ebedi değil, ezeli değil… Herkes çıkarına göre hareket ediyor.

Türkiye’nin buna göre hareket etmesi, Türklerin ve insanlığın mutluluğu için çaba sarf etmesi gerekiyor.

Gördüğün çelişki nedir? dedim.

Oflandı, puflandı… Türkiye adamı yoruyor, dedi. Şu andaki resim hoş değil… En azından, dışarıya yansıtılan resim iç karartıcı. Türkiye’ye gelen turistlerin çoğu bize yöneldiler. Yatırımları bile, bazı ülkeler bize dönderdiler. Niye?

Niye peki, dedim, sözü ağzından aldım.

İktidarda kalmak… Ve iktidarı devam ettirmek kolay iş değil… Bunun bedelini ödüyor Türkiye…

Nasıl, dedim, heyecanla.

Hükümet, gücünü ve varlığını devam ettirmek için yeni heyecanlara, yeni çatışmalara, yeni cephelere ihtiyaç duyuyor… Bu da, belirsizliği ve güç dağılımına yol açıyor. Türkiye, dışarıdan içerden etkilenmelerden öte, bildiği yoldan… Yani o ilk zamanlardaki tavrına dönmeli… Kucağını alabildiğine açmalı… Dünyaya, bakarken farklı gözler takmalı gözbebeğine.

Bu hiristo tuhaf adamdı. Bazen hüzünleniyor, bazen gülümsüyordu. Sonunda, final cümlesini patlattı…

Bunları niye söylüyorum biliyor musun? Niye, dedim. Türkiye, benim de vatanım… O yüzden, dedi… Oradaki acıları, acım biliyorum… Sevinçleri sevinç biliyorum. Ben Rum’um, Hıristiyan’ım… Aynı zamanda Türk’üm, dedi. Sustum, uzun süre… Dışarıdan bir çift göz gibiydi, hiristo.