HİKÂYESİZ ÇOCUKLAR SAHİLİ

Abone Ol

Şimdi var mı öyle hikâyeler, okuma parçaları okul kitaplarımızda, bilgim yok. Biz okuduk onları ve hâlâ izlerini taşırız kafa yapımızda.

“Evimize nerden gelmişti, bilmiyorum. Sessizdi. Hiç konuşmuyordu. Balkanlardan kaçıp gelenlerdendi. Birisi kucağında üç çocuğunu yollarda kaybettiğini anlatmışlardı konağın insanları birbirlerine fısıltıyla.”

Halit Ziya Uşaklıgil’den böyle hatırlayabildiğim bu okuma parçasındaki konağa sığınmış o anneyi ne yazar unutmuştu, ne de okuyucusu biz çocuklar unuttuk.

Kaçarken, hicret ederken, sığınacak bir yer, bir vatan ararken yavruları ölmüş anneler hikâyelerinden, “sahillerinde çocuk cesetleri” resimleri basılmış gazeteler okuma günlerine erdik.

“Eskici” hikâyemizdeki Hasan’ı kim hatırlamaz bugün. Kanlıca’da beyaz badanalı bir evin çocuğu Hasan’ı... Annesi ölünce bir vapura bindirip Suriye’ye, Filistin’e halasının yanına göndermişlerdi.

İşte o Hasan’ı, Refik Halid Karay’ın biz çocuklara anlattığı ve her okuduğumuzda biz çocukları ağlattığı Hasan’ı anlatıyorum size.

Halasının evinde Türkçeden uzak ayları geçen Hasan, Eskici’nin Türk olduğunu öğrendiğinde nasıl da sevinmişti.

Türkçesini konuşabileceği bir insan bulmuştu Hasan. Ama sevincinin uzun sürmeyeceğini biz de anlamıştık Hasan gibi. Eskici giderken, ardında bıraktığı Hasan’ın “Gidiyor musun, gidiyor musun!” diye ağlamasına biz de az mı katılmıştık onun yaşı civarında olduğumuz o çocukluk yıllarımızda.

Filistin’de, Suriye’de “Taalhun ya Hassen” dediklerinde yanlarına giden, “Ruh ya Hassen” dediklerinde ordan uzaklaşan Hasan’ımızı, “Ya Habibi, ya ayni” diye kucakladıklarını ora insanlarının, bize anlatan Refik Halid Karay idi.

Bugün sahillerimizde cesetlerini bulduğumuz o çocuklar, Filistin’in, Suriye’nin Hasan’ları değil mi

Birgün onların hikâyelerini yazanlar bizi o hikâyelerin neresine koyacaklar Hasan’ları kucaklayanlar olmadığımız bir gerçek. Görmeyen, bakmayan, yüz vermeyen, döğen, azarlayan, iten, kakan insanlar olmamız Hasan çocuklara karşı, geleceğe mirasımız olması hiç mi rahatsız etmeyecek bizi.

Torunlarımız Hasan’lar, dünya durdukça haberdar olmayacaklar mı, bizim, “Sahillerinde çocuk cesetleri” resimleri basılmış gazeteleri yazdırdığımızı, okuduğumuzu ve öylesine bir durup, sonra da geçip gittiğimizi... Ataları, dedeleri, büyükleri olduğumuza inanacaklar mı İnanırlarsa ne duyacaklar içlerinde bizim için... Çevresel şartlar, karteller, paraleller, van minutlar bahaneleriymiş mi diyecekler, bize aferin verebilme ayarları tutacak mı

Hasan’lar bizden gidiyorlar bugün. Biz arkalarından ne “Gidiyor musun, gidiyor musun” deyip ağlayabiliyoruz, ne de cesetleri sahillerimize vurduğunda kucaklayıp ağlayabiliyoruz.

Sahi biz neyiz Biz kimiz yahu

*

Hikâyeler bir cümleyi okuyucusuna ulaştırmak için yazılır. Dikkatimizi o berceste cümlesine çekebilen yazar, başarmıştır işini.

Bir daha bulup okuyacağınız “Eskici” hikâyesindeki Hasan’ın “Gidiyor musun” diyerek ağladığı o yer, örnek olsun aşağıda anlatmak istediklerimize.

*

Bir “Uzun Hikâye” dolaşıp durur şu günlerde iktidara yakın bir tv kanalında. Bizim gazetemizin kültür sayfalarında ve şair köşelerinde de övgüsü az yapılmamıştır hani.

Kimin hikâyesidir, bu “Uzun Hikaye” Ben bilmiyorum. Bildiğim, bizim hikâyelerimizden olmadığıdır.

Rahmetli Miyasoğlu ağabeyin vefat yıldönümünde vurgulamıştık, Cumhuriyet (sol) kompleksinin etkisinin nerelerimize kadar geldiğini. Şimdi burda bir kez daha tekrarlamamızda fayda görüyoruz. Zira mayolu kadın resimleri çekmeye kanunlu sahillerimiz, muhacir çocuk cesetleri vermekte bize.

O uzun hikâyede şöyle kısa bir sahne var: Bulgaryalı sosyalist Ali, bir yatsı namazı çıkışında şehrin zabıta amirini hırpalarken, döverken, hakaret ederken, ona ayetler, hadisler de okumayı elden bırakmaz. Yatsı namazına giden zabıta amiri kötü adam, kötü insan, ki öyle yazılmıştı künyesi hikâyeye; kahraman sosyalist Ali’miz ise Kur’an bilmekte, cami kapısından girmese de...

Tek derdimiz, geri kalmışlığımızın yegâne sebebi yatsı namazına giden insanlarımızdı. Uzun mu uzun hikâyecimiz bu meseleyi halledivermiş bir “Uzun Hikâye”sinde. Bizler de okuyup, dururuz macerasını... En iyi, en büyük hikâye bizim uzun hikâyemizdir diye yazarak ara sıra, hem “sol” tarafımızdan bir, bunlar adam olacak övücülüğü bekleriz, hem de yazarın, siz beni yazın, ben de belki birgün sizi anabilirim, demesini hayalleriz.

Biz de bu işler böyle. Peki bir tv kanalında dönüp durmasının hikmeti ne ola, o “Uzun Hikâye”nin

İktidar partisinin propagandacılığı olsa gerek ol sebep.

Hatırlayın. Son seçim öncesinde tehdit edilmiştik, dayak yiyen öğrenci kızlarımızın görüntüleri eşliğinde: Bize oy vermezseniz, tekrar yaşayabilirsiniz bu sahneleri.

İşte “Uzun Hikâye” de böyle bir şey söylüyordur: Yatsı namazına giden insanlardan şikâyetiniz mi var Bizim sosyalist Ali halleder icabında.

Sahillerimizde çocuk cesetleri,

Tv’lerimizde uzadıkça uzayan hikâyeler...

İrlanda yedi düvel içinde değil mi

Görüp de utanmayan insanımız var m

Sosyal medyanın Aksaray esnafı diye tanımladığı insanların örgütlü linç girişiminden söz ediyorum.

Artık çok bilindiği için tekrar anlatımını yapmak istemediğimiz o hadiseyi herkes ve özellikle yetkililer, mesela Fatih Belediye Başkanı filan, otursunlar, sessiz film modunda ilk kez görüyormuşçasına bir daha seyretsinler.

Birkaç sorumuz olacak.

Oradaki dayak girişimcilerine esnaf dememiz, herhalde doğru olmaz. Babamdan bilirim, ben de bir esnaf çocuğuydum. Hem de hiç bir meslek örgütü sahiplenmedi onları.

Tüm ayrıntıları ile sosyal medyaya düşen toplu dövme harekatının, oradaki sıradan dükkancıların ilk vukuatı olduğuna bu ülkede inanan var mı Sayın Belediye Başkanımız, yakın çevresi ve emniyetimizden sorumlu olanlar sorumuzun kapsama alanı dışındadır. Bu, birinci sorumuzdu.

Tıka basa doldurduğu ve kaldırıma koyduğu buzdolabından birkaç plastik su kabı düştüğünde, dükkancının içeriden eli sopalı çıkması, sopanın çok önceden hazırlandığını, kendisinin de teyakkuzda olduğunu göstermiyor mu Sayın Fatih Belediye Başkanı, Aksaray dükkancılarına sopa bulundurma mecburiyeti mi koymuş

Su kapları dökülen dükkancı, buzdolabının kapağını açan o insandan verdiği zararın tazminini istedi de, tekrar toplamak gibi, netice alamadı mı Sopalı hali, meseleyi nasıl halletmek istediğini (öncekiler gibi) göstermiyor mu

Bu ikinci sorumuzda ama, muhtevası bayağı geniş olacak.

Birkaç su kabı yere düşen dükkancı niçin sopasını arkasına saklayarak çıkıyor, suçladığı insanın karşısına Onun da sopayı gördüğünde kaçacağını mı sanıyor, önceki kaçanlar gibi... O dükkancı o sopa saklama işini, bazı zamanlar dövme zevki içinde kaldığı için mi yapmıştır

Üçüncü sorumuz da yine eli sopalı dükkancı üzerinedir.

Nasıl bir insandır ki, birkaç su kabı düştü diye bir insana vurmayı, onun canını yakmayı, kemiklerini kırmayı kendine yedirebiliyor Nerede yetişmiştir ve hangi eğitimleri almıştır Ailesinde hiç ağlayan akrabası olmamış mıdır

Bu soru, ya o buzdolabının kapağını açan ben olsaydım, benim çocuğum olsaydı endişesini duyan herkes için önemlidir ve aydınlatılmalıdırlar.

Gelen dördüncü sorumuz, sopalı dükkancının teşhis ve tedavi uzmanı olduğuna inandıklarından, “Bizimkilere olmazdı”cılarla ilgilidir.

Toplu adam dövme harekatını başlatan o su kapları düşmüş dükkancı, suçladığı kişinin “İrlandalı” olduğunu bilseydi, eyleme kalkar mı idi Faslı, Tunuslu ayırt edemeyeceğine göre Suriyeli, Iraklı, Arabistanlı sanmış olmasın

“İrlandalı turiste su bedava” yazılı kağıtlar yapıştırmaları o bölgedeki dövme harekatçısı dükkancıların, aklımıza gelen ve aklımıza geldiği için bizi utandıran ihtimalin itirafıdır, belgelenmesidir, tescillenmesidir. Olaydan daha da vahim, daha da acı vericidir.

İstanbul’un orta yeri Aksaray. Beşinci sorumuz Aksaray’ın toplu dövme harekatçısı dükkancılarıyla alakalıdır.

Bir anda ve ellerinde sopalarla ya da ne bulmuşlarsa, dört bir yandan planlı hücuma geçen o insanlar, böyle bir harekata ilk defa katılmadıklarına göre, nerede talim etmişlerdir O sokakta yaşaya yaşaya kazanmışlarsa o seviyeyi, bundan niçin belediyemizin ve sorumlu olması gerekenlerimizin haberi olmamıştır Mobeseler bozuktu, dersime çalışamadım öğretmenim, durumu mu vardır sürekli

Eli sopalı, tabureli, yumruğunu, tekmesini ve tüpgaz ocağını kapıp gelen onca insan niçin sorgulama ihtiyacı hissetmemiştir; atacakları dayağın, gördükleri zararı karşılayıp karşılamayacağını... Yoksa öncekilerde hesabı tutturmuşlar mı idiler

“Onbeş kişinin saldırısına uğrayan adam” o sokaktaki oteline dönüyor. Çıktığında, konuşmak istemesini, neden döğüldüğünü sormak hakkı vardır, madem ki toplandınız ve beni döğdünüz, sebebini biliyor olmalısınız, diye sormasını, “Kısa bir diyalogdan sonra kavga tekrar başladı” anonsuyla duyuruyorlar tv muhabirleri.

Altıncı sorumuz o ara ile ilgilidir. Bakalım ilgilenecek kimse bulabilir miyiz biz bu şehirde

Neden tedbir denen şey kimsenin aklına gelmiyor Emniyeti aramak, polis çağırmak, sorumluları haberdar etmek gibi...

Toplu dayakçı dükkancılar ve seyirciler istemeyebilirler ama, hiç mi muhbir vatandaşımız yoktu o sokakta

Onca dayağa maruz bırakılanın otelinden tekrar çıktığında silahlı olmayacağından hepimiz adımız gibi eminiz(!) Lakin ortalarına aldıklarına yumruk ve sopalarla vuranların, vurmalarının şiddetinden yere düşmelerinin hesabını da “İrlandalı”ya çıkarmaları ve bıçak, silah bulup gelmeleri söz konusu olsa idi...

“Adam boksör çıktı!” başlığıyla haberi duyuranlar, ne yazacaklardı acaba

Sonrası daha da utandıran bu olay için başka sorumuz olmayacak. Nasıl olsa cevap veren olmayacak, cevaplamaya cesareti olan da... Hey! Beni duyuyor musun Fatih Belediye Başkanı

“İrlandalı turiste su bedava” yazılı kağıtlar yapıştırıyorlarmış camlarına, toplu dövme harekatçısı dükkancılarımız.

Pişmanlıkları pasaportun renginden... Kabahatten büyük özür, bu değilse ne

“İrlandalı Turist” söylemi ve “Boksör çıktı” gerekçeleri, sosyal medyamızın aşağılık komplekslerinin dışa vurumunun afişlenmesidir.

Güneyli, Doğulu sandık; adam Batılı çıktı. Halbuki hiç göstermiyordu.

Aksray dükkancılarının İzmir’deki bir benzeri, Suriyeli çocuk döğdüğü için haber yapılmıştı. Aksaray dükkancıları da kendilerini etiketleyip ünlendiriyorlarsa sitelerinde, üst köşeye de Fatih Belediye Başkanımızın resmini koysunlar.

Adam çok daha fazlasını hakediyor!

Spor olsun

NANİ NANİ DAP

Süper ligimizde bir hafta daha bitti.

Neler öğrendik neler, futbol ulemamızdan Penaltı olayına yeni yorumlar öğrendik. UEFA, UEFA duy sesimizi! Yeniden yaz penaltı kuralını.

TRT yorumcusu Denizli bey diyor ki: “Bunlar penaltı değil.” FB–Akhisar Belediye maçının tartışmalık pozisyonlarını yorumlarken...

Ne güzel biliyor. Fakat biraz sonra söylediği cümle ise şöyle, aynı program devam ederken, “Daha önce penaltı kararı verilmişliği vardır.”

Neden sorulmuyor, insanların aklına haydi sor, haydi sor diye gelen şu soru futbol alimimiz Denizli Bey’e

Daha önce dediğin zamanlarda da yorumculuklar yapıyordunuz. O penaltı kararı verilmişliklere kaç kere itiraz ettiniz Yoksa ilk defa mı çıkıyor ağzınızdan bunlar penaltı değil cümlesi Başka duymadık da...

“Carole’un oyundan atılışından sonra bütün düdükler G.Saray lehine çalmaya başladı.”

Bir başka tv kanalının yorumcusu eski bir hakem bu cümleyi söyledi ve yazdı. Anlattığı G.Saray–Torku Konyaspor maçı...

Bir önceki cümlesi ise şöyle bu eski hakememizin: “G.Saraylı Carole’a verdiği ilk sarı kart kesinlikle hatalı.”

Sanki bunu maçın hakemi bilmiyor. Ne yapsın adam Bir hakem olarak daha nasıl katkıda bulunabilirdi galip getireceği takıma

Aksayanı, oynamaması gerekeni oyun dışına aldı. Düdükleri lehine çaldı. Ne bilsin Torku Konyaspor takımında kaleci olmayacağını ..

Bu cümlemiz de ağır gelmesin kimseye. Anadolu takımlarını G.Saray’la her maç yaptıklarında aşağılamayı marifet bilen bir futbol alimi “On para etmez Konyaspor’u...” tanımını kullandığında, bize de sevdiklerimizi savunmak düşer.

Neden on para etmezmiş Konyaspor

Muslera’ya, Türkiye’de hiç atılmayan ve fakat bir kere yurtdışında atılan bir frikik golünün acısı böyle hakeratamiz konuşturuyor olmasın bu G.Saraylı yorumcuyu

TRTSpor Konyaspor’un frikik golünü bir kere göstermesine karşılık, seksen altı kez tekrarı yayınlanıyor, Sabri ortaladı, Burak kafa vurdu, kaleci tutamadı macerasının görüntüleri. Acep nedendir

Süper lig takımı Konyaspor veya bir başkasına, on para etmez demek hiçbir G.Saray yazıcısının haddi değildir. Demek istediğimiz budur.

Bizim bu haklı isteğimize katılmak istemeyen kaleciler olabilir. kol boyları problemli ve kalçadan gelen toplardan gol yemek zevki tatmak isteyenler mesela... Onları bizim gördüğümüz kadar, muhasebecilerinin de görmesini istememiz, hakkımızdır!

Bir de 96. dakika faulü meselesi var. Diyorlar ki: O faulü maçın hakemi baskı altında verdi.

Böyle diyen hakem eskileri, kendilerini maçın hakeminin yerine koymuşlardır mutlaka. Ama maçı yöneten onlar değildi.

Baskı, baskı, baskı...

Hakem dayandı, dayandı, dayandı...

Dakika 96 odu. Bir dakika sonra evine gidecek. O bir dakika ona birkaç saat gibi geldi, artık dayanamıyorum dedi ve düdüğünü öttürdü.

Böyle olmuş.

Ve Aziz Yıldırım yazılmazsa olmaz. “İki hakem döveceğim”, demiş. İçlerinde Aziz Yıldırım hayali taşıyanlar ne cezalar yazdılar kaç gündür. Herkese de okuttular.

Netice ne

“Bunlar dedikodudur” diyen bir Aziz Yıldırım var karşılarında.

Süper ligimizin bir haftası daha böyle geçti.

BİR LOKMA BİR HIRKA

Kanaatkardı, hep bir lokma bir hırka derdi,

Mütevaziydi dün, yamalı bohçalar gibi,

Seçilmiş bir yere, giyinirken marka derdi,

Çok hırslı bu gün, dünya malı bohçalar gibi.

 

CUMA NAMAZI

Cuma ezanını duyan kimse,

Bırakıversin dünyayı kılsın;

Namaz vakti yıkılacak ise,

Bırakıversin dünya yıkılsın!..

SEMA

Kullar rahmet bekler Allah’tan

Eller duaya, başlar semaya;

Birhoş olmuşsa Zikrullah’tan

Coşar da ehli dil, başlar semaya...

EKREM ŞAMA