Eve hapsolmaktan çok bir dostumun hasta olduğunu haber aldığım halde ziyaretine gidemeyiş, ya da uzun yıllar öncesine dayanan birliktelik ve kardeşlik duyguları ile sevdiğim bir kardeşimin vefat haberini almama rağmen cenazesinin defininde hazır bulunarak son görevimi yapamamak insanı derinden üzüyor.
Geçen hafta içinde bir dostumun hatırını sormak için telefon açtığımda sesinden rahatsız olduğunu anladığımda ya da telefon açtığım kardeşimin hastanede olduğunu söylemesi ile elimin kolumun bağlı olduğunu hissetmem karşısında dünyamın karardığını söylemem abartma olmaz. Özellikle de uzun yıllar önce birlikte mücadele verdiğimiz birlikte yargılandığımız, hatta aynı koğuşu paylaştığımız bir kardeşimin hastalığı ya da vefat haberi yaşlanmış olmaktan mı yoksa bu salgın vesilesiyle hayatımızın her alanının yeni şartlara göre belirlenmiş olmasından mı bilmiyorum kendimi güçsüz ve çaresiz hissediyorum.
Bu yazımı karmaşık duygular içinde yazdığımı anlamışsınızdır. Çünkü karmaşık duygular içindeyim. Bunun sebebi ise son bir hafta içinde çok sevdiğim dört kardeşim, dava arkadaşımın ikisinin hasta olduğu haberini aldım. Bununla da kalmadı olaylar, hemen arkasından 1990’lı yıllarda Refah Partisi Genel Merkezi’nde birlikte görev yaptığımız efendilik timsali, Ahmet Sazkaya kardeşimin vefat haberi geldi. Hâlbuki kendisi ile bu haberden iki gün önce telefonda konuşmuş, sohbet etmiş geçmiş yıllardaki hatıralarımızı canlandırmıştık. Bu görüşmemizde rahatsız olduğunu söylemişti ama bunu beni üzmemek için olsa gerek laf arasında geçiştirmişti. Daha doğrusu böyle davrandığını vefat haberini alınca anladım. Öylesine güzel bir insandı ki, kendinden küçüklere Ankara’da hep ağabeylik yapardı. Büyüklerine saygısı evlatlarımıza örnek gösterilecek nitelikteydi. Böylesine güzel bir insan çok genç yaşta aramızdan ayrıldı. Allah mekânını cennet etsin. Geride bıraktıklarına da sabır versin. Hemen belirteyim ki, her canlı ölümü tadacaktır. Bundan kurtuluş yoktur. Ancak, bu kardeşimin çok genç yaşta vefat etmiş olması, bir de cenazesine yaşadığımız karantina şartları sebebiyle katılamamış olmak üzüntümü daha da artırdı.
Bu haberin acısına daha kendimi alıştıramamış iken hemen ertesi günü bu defa da Ankara’daki bir kardeşimin vefat haberi geldi. Kenan Yılkıcı kardeşim uzun yıllar Hocamın fotoğrafçılığını yapmıştı. Daha doğrusu Milli Gazete foto muhabirliği yapmış, bu vesile ile birlikte Anadolu’yu galiba birkaç kez turlamıştım. İşinin aşığı bir kardeşimdi. Onun için yaptığı iş çok önemliydi. Özellikle seçim gezileri çok yoğun geçerdi. Sabah erkenden başlayan Hocamın programı gece geç vakitlere kadar sürerdi. Bu yoğun programın eksiksiz takip edilmesi, aynı zamanda da çekilen fotoğrafların (filmlerinin) İstanbul’a ulaştırılması gerekirdi. O yıllar şimdiki gibi akıllı telefonlar ya da bilgisayarlar yoktu ki, çektiğin fotoğraflar hemen yolda giderken gazetenin merkezine ulaştırasın. Biz muhabirlerin işi foto muhabirlerine göre biraz daha kolaydı. Çünkü bir PTT bulduğumuzda hemen girer haberimizi tuttuğumuz notlardan İstanbul’daki arkadaşlarımıza yazdırırdık. Kenan kardeşim Ankara Sıhhıye’de bir fotoğraf stüdyosunda çalışıyordu. İyi bir fotoğrafçıya ihtiyaç vardı. Kendisine rica ettiğimizde bu görevi severek kabul etmişti. Sevdiğini sonuna kadar severdi. Sanıyorum yaşça benden küçüktü. Geride iki evlat ve bir eş bıraktı. Allah hepsine sabır versin. Kardeşimin de mekânını cennet eylesin, kimsenin kuyusunu kazmamış, sadece davasına sonuna kadar sadık kalmıştı.
Ankara’da defnedilmesine rağmen Kenan’ın da cenaze merasimine katılamadım. Hâlbuki o beni Erbakan Hocamın uzun yıllar Basın Danışmanlığı’nı yapmış Reşat Yazıcı ağabeyimin vefatından haberdar etmiş, birlikte defnedilmesinde hazır bulunmuştuk. Ama şimdi ben ona son görevimi yapamadım. Bunun için üzgünüm.