Hicretin hükmü - 2

Abone Ol

Bu ayet-i kerimeler, ALLAH Teâlâ’nın, inanan kullarına, dinlerini açığa vurup yaşayamadıkları bir yerden, onu kolayca yaşayabilecekleri başka bir yere hicret etmeleri için bir emirdir.

 Bu ayet-i kerimelerin iniş sebebi hakkında İbn-i Abbas (R.A.) şunu nakletmektedir: Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz zamanında bazı Müslümanlar müşriklerle birlikte durup onların sayılarının artmalarına neden oluyorlardı. Savaş sırasında ok, onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya boynu vurulup öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu ayet-i kerimeler nazil oldu. Yine İbn-i Abbas (R.A.)nun rivayet ettiğine göre; bir kısım Mekkeliler İslama girmiş, fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı. Bedir savaşı gününde müşrikler onları da beraberlerinde savaşa götürdüler ve bazıları bu savaşta öldü. Müslümanlar bunun üzerine: “Bizim arkadaşlarımız Müslüman idiler, savaşa zorla sokuldular.” deyip, onlara ALLAH Teâlâ’dan mağfiret dilediler. Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerimeler nazil oldu

Demek ki müminler, bu gibi durumlarda: “Biz İslâm’ı ayakta tutamayacak kadar zayıf kimseler idik” demekle kendilerini kurtaramayacaklardır. Çünkü bunlar İslâm’ı tamamıyla yaşayabilmek için herhangi bir teşebbüste bulunmamışlar ve böylece “kendilerine zulüm etmişlerdir” fakat gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan müstesnadır.

Bu ayet-i kerimeler, müşrikler arasında bulunup da dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadır. Hicret edebilecek durumda olup da hicret etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmiş oldukları ve bu ayet-i kerimein hükmüne göre haram işledikleri icma ile kabul edilmiştir. Bu hüküm kıyamete kadar bakidir ve genel bir hükümdür. Herhangi bir durum onu, dinini yaşayabileceği, inancının gereklerini yerine getirebileceği Daru’l-İslâm’a hicret etmekten alıkoymaz. Kısacası: Küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek farzdır.

Yeryüzü, bütün genişliğiyle yalnız ALLAH Teâlâ’nındır. Yeryüzü, bütün insanları içine alacak kadar geniştir, o halde insan bulunduğu yerde dinini, bütünüyle ALLAH Teâlâ’nın emirlerini yerine getiremiyor, bu konuda zorluklarla karşı karşıya bırakılıyor, ALLAH Teâlâ’dan başka her şeye ve herkese kul olması için zorlanıyor ve bu telkin yapılıyorsa, orası müslümanların yaşayabileceği yer değildir. Yaşayabileceği yeri aramalı ve bulmalıdır. Bütün yeryüzü ALLAH Teâlâ’nın olduktan sonra, onun ALLAH katında en çok sevileni, kullarının yalnız kendisine ibadet ettikleri yerdir.

Müslüman nerede inancını yaşayabiliyorsa, vatanı orasıdır. Kişinin bulunduğu memlekette yalnız ALLAH Teâlâ’ya ibadet etmek kolay olmaz; dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır, daralırsa, orada bağlanıp kalmamalı, ibadetlerini serbest yapabileceği yere gitmelidir. Hicret edip o darlıktan genişliğe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak ve ALLAH Teâlâ’ya kulluk etmek müminin prensibi olmalıdır.

Kişi: “Ben hicret edeceğim ama gideceğim yer tanımadığım, yabancısı olduğum bir yerdir. Acaba orada geçimimi sağlayabilecek miyim Sonra ne zaman geleceği bilinmeyen ölüm, beni yolda yakalarsa, hicret etmiş sayılır mıyım ” gibi bir takım düşünceleri içinden geçirebilir. Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:  

“Kim ALLAH yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yerler bulur, genişlik de bulur. Kim evinden ALLAH ve Resûlüne muhacir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse, onun mükafaatı ALLAH Teâlâ’ya aittir.”  Bu bakımdan ne rızk endişesiyle, ne de yolda ölüm düşüncesiyle farz olan hicretten geri kalınamaz.

İslâm toplumunun dışında yaşayan bir Müslüman yalnızlık hissine kapılır; bu ise aşağılık duygusu doğurarak gitgide gayrımüslimlere tabi olmaya yol açar. Hâlbuki İslâm dini Müslümanın kendini güçlü, onurlu ve üstün olarak görmesini, ALLAH Teâlâ’nın hükümranlığından başka herhangi bir hakimiyeti kabul etmemesini ister. Bundan dolayı dinin gereklerini yerine getirmenin mümkün olmadığı bir yerde ikamet etmek haram kılınmıştır. Ancak darülharbte olup da dinin emirlerini yerine getiremeyenler hicrete imkân bulamadıkları takdirde bu hükümden istisna edilmişlerdir. Darulharbte dinin emirlerini serbestçe yerine getirme hususunda baskıya maruz kalmayanların Darülislâm’a hicret etmeleri ise farz değil, müstehabtır. Bunlara yine de hicretin tavsiye edilmesi, Müslümanların ilke olarak İslâm toplumu içinde yaşamasının içtimaî ve siyasî yönden gerekli görülmesi ve yabancı bir toplumda kendi inançlarını paylaşmayanlarla birlikte yaşamanın muhtemel olumsuzlukları sebebiyledir. Özellikle Endülüs’te yaşanan tarihî tecrübenin etkisiyle fukâhâ genel olarak küfrün hakimiyeti altında yaşamanın hiçbir zaman caiz olmadığını, mutlaka hicret edilmesi gerektiğini söylerler. Ancak bazı âlimler kafirlerin hidayetine vesile olmak amacıyla darulharbte kalmayı meşru görmüşlerdir.