Soru: Hicretin tarihî önemi nedir
Cevab: Bismillahirrahmanirrahim
Hicret, İslâm tarihinin en önemli olaylarından biri ve bu tarihin bir dönüm noktası sayılır. İslâm tarihinde iki önemli hicret olayı gerçekleşmiştir:
1- Habeşistan’a hicret: Peygamberliğin beşinci yılında onbiri erkek, dördü kadın olmak üzere toplam 15 kişi, altıncı yılında da onüçü kadın yetmiş yedisi erkek olmak üzere toplam 90 kişi Habeşistan’a hicret etmiştir.
2- Medine-i Münevvere’ye hicret ki, hicret denildiği zaman akla bu gelir.
Tarihte Hicret
ALLAH Teâlâ, emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek üzere peygamberler göndermiştir. Görevleri sadece insanları doğru yola ulaştırmak olan bu kutlu elçilerin hemen hepsi, pek çok işkence ve zulme maruz kalmışlardır. Bazısı öldürülmüş, bazısı yurtlarından göçe zorlanmış, bazıları da toplumdan soyutlanarak baskı altında tutulmuşlardır. Hâlbuki bu kutlu elçiler, gönderildikleri toplum için rahmet, şefkat ve sevgi kaynağı idiler.
Kur’ân-ı Kerîm, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’den önceki dönemlerde de peygamberlerin ve onlara inanan insanların kâfirlerce hicret etmeye zorlandıklarından ve bunların inançları uğrunda yurtlarını bırakıp başka yerlere gittiklerinden bahseder. Çünkü batıl düzenler, gerçekten Hakk’a inananlara hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar gerektiğinde bütün zulüm mekânizmalarını inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanın ışıktan ürktüğü gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doğruları gözleri önüne sermeleri ve böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından, ilâhlık davalarının sahteliğinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının durmasından endişelenirler, korkarlar. Tarih boyunca inananlara zalim düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı ve şiddetin asıl sebebi budur. Bugün yeryüzünün her bölgesinde Müslümanlar üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır.
Âyet-i kerimelerde belirtildiği üzere, Hz. İbrahim (A.S.) kendi kavmine ALLAH Teâlâ’nın dinini anlatmada hiçbir engel tanımamış, Nemrut’un zorbalığına boyun eğmemiş, bir bir işkencelere maruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir. Fakat O’nun bütün gayretleri bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip alamamıştır. Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi doğrultusunda gitmektedir.
Hz. İbrahim (A.S.) da tevhid üzere yoluna devam etmektedir. Hz. İbrahim (A.S.) kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından ve kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığını anlayınca:
“Doğrusu ben rabbimin emrettiği yere gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.” demiş, sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak gayesiyle her şeyiyle yalnız ALLAH Teâlâ’ya kulluk edebilmek için önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç edip, daha sonra da Kenan diyarına yerleşmişti. Hz.İbrahim (A.S.)’la beraber Filistin’e kadar bu hicrete katılan Hz.Lut (A.S.), peygamberlik görevini yaparken kâfirlerin azgınlık ve ahlâksızlıkları karşısında Cenâb-ı Hak’tan aldığı emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkmış, arkasına dönüp bakmadan gitmesi istenilen yere gitmişti.
Hz. Şuayb (A.S.)a kavminin ileri gelen kibirlileri:
“Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz” demişler, O’nu ve Mü’minleri hicrete zorlamışlardı.
Hz.Musa (A.S.), ALLAH Teâlâ’nın emriyle geceleyin Mısır’dan yola çıkardığı İsrailoğullarını göç ettirmeyi başarmış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştu.
İşte bu gibi âyet-i kerimelere dayanarak hicretin bütün peygamberlerin hayatında yer aldığı söylenebilir. Kâfirlerden görülen eziyet ve baskılar, hak dini tebliğ imkânının ortadan kalkmış olması onları göç etmek zorunda bırakmıştır.
Nitekim İbrahim sûresinde Mekke-i Mükerreme’lilerden öncekilerin, Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin kıssaları anlatılırken kâfirlerin peygamberlerine:
“Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz.” dedikleri bildirilerek, ALLAH Teâlâ’nın bu peygamberlere, “Zalimleri mutlaka helak edeceğiz” diye vaadde bulunduğu belirtilir.