O gözyaşlı kızların, başlarında peruklar,
Böyle fetvâ veriyor, ulemâda doruklar.
Suspus olmuş, tutulmuş, tüm nefesler soluklar
Çok zoruma gidiyor, yapılanlar bu dîne,
hicret etsem beni de, alır mısın MEDÎNE ..
Bir yanda din tâciri, arkadan vurur beni,
Bir yanda zorbaların, hiç kızarmayan teni.
Elden ele geziyor, dinde reform bülteni;
Yeter artık!. Bu cür’et, revâ değil bu dîne,
hicret etsem beni de, alır mısın MEDÎNE ..
Çöktü insan fıtratı, payandalar yetmiyor,
Ekranlarda çığlıklar, kulağımdan gitmiyor,
Soygun, talan, cinâyet, çağdaşlıkla (!) bitmiyor;
Nesiller küstürüldü, çağlar üstü bu dîne;
hicret etsem beni de, alır mısın MEDÎNE ..
Ey!. Mübârek Medîne, Fahri Âlem beldesi,
Kardeşliğin, barışın, adâletin simgesi,
Çınlasın göklerinde, salât üs selâm sesi.
Ben ki; kâlû belâda, teslim oldum bu dîne,
O yemyeşil kubbene, beni de al MEDÎNE...
Hicret: Cimrilikten cömertliğe, zulmetten nura, dalaletten hidayete, anarşiden sükunete, zulümden adalete, nefretten sevgiye, kinden şefkate, esaretten hürriyete, kölelikten efendiliğe, batıldan hakk’a, şeytandan ALLAH Teâlâ’ya, çirkinden güzele, taassuptan sağduyuya, zarardan kârâ göç etmektir.
Hicret Ve İslam Tarihindeki Yeri
Hicret, İslâm tarihinin en önemli olayıdır, en büyük hadisesidir. Hicret, müslümanları, müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm’a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm İnkılabının başlangıcı olmuştur. Bu itibarla ilk Müslümanlar bu olaya fazlasıyla önem verdikleri ve diğer olaylardan daha çok anılmaya değer buldukları için, Hicretten 17 yıl sonra, Hz. Ömer (R.A.)nun halifeliği esnasında, Hz. Ali (R.A.)nun teklifiyle Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin hicret ettiği yılın 1 Muharrem’i olan 16 Temmuz 622 tarihi, “Hicri- Kameri Takvim” için “takvim başı” olarak kabul edilmiştir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicretiyle İslam tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Hadise sadece bir mekân değişikliği boyutu ile kalmamış, İslâm’ın daveti, teşrii faaliyeti ve siyaseti açısından bir dönüm noktası olmuştur.
Hicretten sonra muhacirlerle ensar arasında tam bir kaynaşma ve dayanışmanın oluştuğu görülmektedir. Bunun sağlanmasında, İslam’ın esasları ve mensuplarına telkın ettiği kardeşlik anlayışı kadar Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin uygulamaya koyduğu muahât yani kardeş yapmak uygulamasının da etkisi büyük olmuştur. Bu uygulama hicretten hemen sonra gerçekleştirilmiş ve Resûl-i Ekrem (S.A.V.) efendimiz, ensarla muhacirleri biraraya getirerek her muhacir için ensardan bir kardeş tayin etmişti. 186 ailenin kardeş ilan edildiği bu uygulama sadece şekilde kalmamış, muhacirler ve ensar kan bağından öte bir bağlılıkla birbirlerine bağlanmışlardı. Hatta mirasla ilgili ayet-i kerimeler gelinceye kadar bu kardeşler birbirine varis dahi oluyorlardı. Siyasi, iktisadî, içtimaî, dinî ve askerî pek çok fayda sağlayan muâhât, İslâm toplumunun yapılanmasındaki rolü bakımından hicrete anlam kazandırmış ve muhacirlerin Medine-i Münevvere’deki hayatlarını kolaylaştırmıştır.
Hicretin siyasî açıdan büyük bir değişime imkân sağladığı aşikârdır. Mekke-i Mükerreme’deki müşriklerin baskıları karşısında pek çok eziyet ve işkencelere maruz kalan Müslümanlar, hicret sayesinde güç bulmuş ve Hz. Peygamber (S.A.V.)’in önderliğinde bir devlete kavuşmuşlardır. Hicretten sonra Yesrib şehrinin adı fesat anlamındaki bir kökten geldiği için Hz. Peygamber (S.A.V.) tarafından hoş ve güzel anlamındaki Taybe veya Tabe’ye çevrildi. Daha çok da Medinetü’r-resûl yahut Medine-i Münevvere adıyla kullanılarak Müslümanların kurdukları devletin ilk baş şehri oldu ve bu konumunu Hz. Osman (R.A)nun şehit edildiği tarihe kadar korudu. Ayrıca Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz, Hz. İbrahim’in haremi yani Mekke-i Mükerreme’den sonra bu yeni merkezin de harem olmasını ALLAH Teâlâ’dan niyaz etmiş, niyazının kabulü üzerine de şehrin doğusundaki Harretüvakım ve batısındaki Harretülvebre ile güneydeki Air (Ayr) ve kuzeydeki Küçük Sevr dağları arası şehrin harem sınırı olarak kabul edilmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz, Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra Ensara karşı vefa duygusuyla hareket ederek Medine-i Münevvere’yi bırakmamış ve vefatında Mescid-i Nebevî’deki hücre-i saadetine defnedilmiştir.