Hiçbir taşın altı boş bırakılmıyor!

Abone Ol

Farkında mısınız; 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili her şey konuşuluyor, her şey tartışılıyor, her iz sürülüyor fakat, darbenin “dış mihrakı” ise hep naif bir şekilde teğet geçiliyor. Kimse lobileri konuşmuyor, kimse ABD’ye bakmıyor. Meseleye “azıcık” ve de çoğu zaman “ima” ila değiniliyor. Bazen de “göndermeler”le yetiniliyor. Aslında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “Türkiye’deki Amerika karşıtlığından memnun değiliz” açıklaması da gösteriyor ki bu konu darbenin “dokunulmazları” arasında yer alıyor. 

Dokunmak lazım oysa!.. Hatta dokunmanın ötesinde meselenin üzerine gitmek lazım esasında. Darbeler tarihimizdeki tecrübe odur ki, biz içerde darbelere karşı hangi tedbiri alırsak alalım, kendimizi “dış  mihrakın” akıntısına bırakmaya devam ettiğimiz müddetçe bu darbelerden kurtulmamız mümkün değildir. Bir yapılanmadan arınırız, 10 yıl bilemediniz 20 yıl sonra bir başka yapılanma karşımıza çıkarılır. Cuntalar da eksik olmaz, paralel yapılar da. Yıktığımızı, dezenfekte ettiğimizi sandığımız yapıların yerine çok geçmeden yenileri peydahlanır.. “Darbelerle, darbecilerle hesaplaşma” nutuklarımızla başbaşa kalmak istemiyorsak eğer, yapmamız gereken esası konuşmak, özü ele almaktır.

SADECE Türkiye’de değil,  dünyada “darbe” denince bütün gözlerin çevrildiği tek bir ülke vardır: Amerika Birleşik Devletleri. Latin Amerika’da, Orta Amerika’da, Afrika’da, Ortadoğu’da ya da dünyanın bir başka köşesinde yapılmış darbelerin neredeyse tamamıyla ABD’nin doğrudan ilgili olduğu bilinen bir gerçektir . Darbelerin zeminini hazırlayan, darbecileri cesaretlendiren, hatta darbeleri planlayan ve yürütülmesine yardımcı olan devletin adıdır ABD. Amerika’nın menfaatleri sözkonusuysa eğer, ne halkların, ne özgürlüklerin ne de demokrasinin  önemi vardır. Ha apoletli, postallı yönetimler, ha seçilmiş yönetimler.. Hiçbir önemi yoktur, yönetimlerin şeklinin, yöneticilerin yönetime nasıl geldiğinin… Amerika için önemli olan sadece ve sadece kendi menfaatlerinin gerektirdiğidir.

1 DOLAR’DAKİ SİYONİZM MÜHRÜ…

Yine sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada “darbe” denince mutlaka Gizli Dünya Devleti’nin komuta kademesine de bakılır.  Malum, bugünlerde sosyal medya da çokça rastladığımız Erbakan Hoca’mızın ‘1 dolar’ı gösterdiği  fotoğraf işte tam da bu meselenin püf noktası. Erbakan Hoca,  onlarca televizyon programında, yüzlerce konferansında Gizli Dünya  Devleti (GDD)’ni bütün derinliğiyle, bütün gizemiyle ifşa ederken  1 doların sırrını da anlatıyordu.  1 doların üzerindeki 13 basamaklı piramide, bu piramidin katmanlarına değiniyor,1 Dolar’a mühür gibi basılmış olan Siyonizmin kurup yürüttüğü Gizli Dünya Devleti’nin  lobi yapılanmasına,  Rotary ve Lions kulüplerine, Mason localarına, Bilderberg, CFR gibi Siyonist kuruluşlara dikkat çekiyordu. Erbakan Hoca, 1 Dolar’daki sırrı anlatırken, aynı zamanda doğusuyla-batısıyla, kuzeyiyle-güneyiyle bütün yeryüzünü ifsat etmekte olan, bütün insanlığın kanını emen Küresel Paralel Devleti de ihbar ediyordu bütün insanlığa. Sadece ihbar etmekle kalmıyordu: Küresel Paralel Devlete karşı, İslam Birliği’nin çekirdek yapısı olan D-8’i kuruyor ve aynı zamanda 2. Yalta Konferansı’nı hedef olarak gösteriyordu.

GİZLİ DÜNYA DEVLETİ, YÜZDE 100 İTAAT İSTER…

Erbakan Hoca’nın “1 dolar, Siyonizm’in kimlik kartı” sözleri gibi, “Biz her taşın altında Yahudi var demiyoruz, ama Yahudi hiçbir taşın altını boş bırakmaz” ifadesi de asla unutulmaması gereken bir teşhistir.  Dünyada işgal, savaş, kaos, kriz, yoksulluk, ölüm, katliam namına her ne yaşanıyorsa, onun altından 1 doların üzerinde resmedilen Gizli Dünya Devleti, bu devletin baronları ve işbirlikçileri çıkması şaşılacak bir durum değil. Zira Türkiye’de olup bitenler kendi mecrasında kendi kendisine olmadığına göre, dünyada olup bitenlerin de insanlığın ve tarihin akışında, kendi kendisine ya da tesadüfen olup bittiğini düşünemeyiz. Gizli Dünya Devleti, ABD Başkanları da dahil olmak üzere kendisiyle birlikte çalışan herkesten eksiksiz, yüzde 100 itaat ister. İcazetli hiçbir yönetime, “tamam, biraz da senin istediğin olsun” demez. Bilir ki, sistemdeki küçük çatlaklar kurulu düzenlerini yok edebilecek sonucu doğurabilir. Çünkü yürütülmekte ve korunmakta olan dünya düzeni küçük bir azgın azınlığın mutluluğunu esas alan sömürü ve baskı düzenidir. Koşulsuz  teslimiyet, koşulsuz itaatin dışında bir başka seçenek kabul etmiyor bu  dünya düzeninin patronları. İşbirlikçilikte illa tam sadakat, illa tam teslimiyet. Yeni Bir Dünya talebini asla sindiremeyen bir küresel dünyadan bahsediyoruz. Düzen eğer kanla, gözyaşıyla, kaosla besleniyorsa kimsenin Yeni Bir Dünya hayali kurmaya bile hakkı yok onlara göre.

AMERİKA’SIZ DARBE VAR MI!?

Türkiye’de bugüne kadar yapılan darbeler üzerine yüzlerce tez, binlerce makale yazıldı.. 27 Mayıs’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı anlatan kitaplar kaleme alındı. Kimi darbeler “devrim” diye takdim edildi, kimi darbeler “ilerici”, kimisi “gerici” diye tanımlandı. Fakat Türkiye’de yapılan her darbeyle ilgili iki kesin sonuçla yüzleştik hep: Birincisi; her darbe yıkıcı oldu. İkincisi ise her darbenin altından Amerika çıktı.  Farkında mısınız; 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili her şey konuşuluyor, her şey tartışılıyor, her iz sürülüyor fakat, darbenin “dış mihrakı” ise hep naif bir şekilde teğet geçiliyor. Kimse lobileri konuşmuyor, kimse ABD’ye bakmıyor. Meseleye “azıcık” ve de çoğu zaman “ima” ila değiniliyor. Bazen de “göndermeler”le yetiniliyor. Aslında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “Türkiye’deki Amerika karşıtlığından memnun değiliz” açıklaması da gösteriyor ki bu konu darbenin “dokunulmazları” arasında yer alıyor.  Dokunmak lazım oysa!...Hatta dokunmanın ötesinde meselenin üzerine gitmek lazım esasında. Darbeler tarihimizdeki tecrübe odur ki, biz içerde darbelere karşı hangi tedbiri alırsak alalım, kendimizi “dış  mihrakın” akıntısına bırakmaya devam ettiğimiz müddetçe bu darbelerden kurtulmamız mümkün değildir. Bir yapılanmadan arınırız, 10 yıl bilemediniz 20 yıl sonra bir başka yapılanma karşımıza çıkarılır. Cuntalar da eksik olmaz, paralel yapılar da. Yıktığımızı, dezenfekte ettiğimizi sandığımız yapıların yerine çok geçmeden yenileri peydahlanır.. “Darbelerle, darbecilerle hesaplaşma” nutuklarımızla başbaşa kalmak istemiyorsak eğer, yapmamız gereken esası konuşmak, özü ele almaktır. 

Malum, darbeler kapalı kapılar ardında gizli plan, derin bağlantılar ve çok yönlü stratejilerle yapılagelmiştir. Böyle olunca yıllar geçse de darbeler üzerindeki bilinmezlik perdesi tam anlamıyla kalkmaz. Darbelerin kimler tarafından ve nasıl yapıldığına dair iz sürmek için öncelikle “darbe öncesi” dönem üzerinde tahlillerin yapılması, darbe tarihine kadarki sürecin tetkiki ve bütünün parçalarının bir bir yerine oturtulması gerekiyor.. Sadece darbe gününü konuşmak ve o gün cereyan eden hadiselerle olaya yaklaşmak sıcak gündemin konusu olabilir, ama bizi gerçeklere götürmeye yetmez. Darbe gününde olup biten her şey elbette çok mühimdir. Lakin sadece “o gün” olup bitenler silsilesi fotoğrafın tamamını görmemizi hiçbir zaman sağlamaz. Aksine sadece o güne odaklandığımız zaman darbenin süreç izlerini kaybederiz.

DARBE İÇİN DEVLETİN VE MİLLETİN EN ZAYIF ANI KOLLANIR

Neden mi darbe gününün öncesi çok önemlidir? Askeri darbeler, önce kendisine “meşruiyet” kazandıracak, darbeden sonra da yönetimde tutunacak bir zemin arar.  Darbe zemininin oluşması için planlayıcılar, darbe planından önce zemin planı yapar. Askeri, stratejik, sosyolojik etütler üzerinde çalışılır. Birbirini izleyen öyle tuhaf olaylar silsilesi başlar ki, hiçbir olayı, hiçbir gelişmeyi hiçbir felaketi “ölçüp biçecek-tartıp bakacak” ortam kalmaz. Darbeler için memleketin üzerine kapkara sis bulutları çöktürülür, sular bulandırılır. Görme mesafesi öylesine düşer ki, zan altında bırakılan devletin kurum ve kuruluşları bile olup bitenleri gözlemlemekte, anlamlandırmakta, analiz etmekte ve refleks göstermekte yetersizleşir. Bir taraftan darbeciler yapacakları işe inandırılır, diğer taraftan devletin ve milletin en  zayıf anı kollanır. Öz itibariyle darbeler bir ülke yönetiminin ülkeyi yönetemeyecek duruma gelmesinin ardından o ülke ordusu tarafından ülke yönetimine el konulması ile gerçekleştirilir.

DOST VE MÜTTEFİKLER MESELESİ!

Öyleyse şimdi, 15 Temmuz’un öncesine bakalım. Ülkenin Başkenti Ankara’nın kalbinde, Devlet Mahallesi’nde, Kızılay’da patlamalar oluyor. Meydan okunuyor adeta. İstanbul’un Taksim’inde, Sultanahmet’inde, dünyaya açılan kapımız olan Atatürk Havaalanında sarsıcı terör eylemleri gerçekleştiriliyor. ABD ve AB ülkelerinin büyükelçilikleri ya da konsoloslukları uyarılar yapıyor. Ülkeler vatandaşlarına “Türkiye’ye gitmeyin ya da Türkiye’yi terk edin” çağrılarında bulunuyor. Dahası terör tehdidi bahanesiyle diplomatik binalara kilit vuruluyor. Terör enstrümanın psikolojik bütün etkileriyle üzerimize çullanılırken Cumhurbaşkanı Erdoğan, haklı olarak, “Avrupa ülkelerinin hala aymazlık içinde hareket ediyor olmaları, mayın tarlasında dans etmek gibidir. Koynunuzda beslediğiniz yılan bir gün sizi de sokar’ çıkışını yapıyor. Aslında Sayın Cumhurbaşkanı “Terör örgütlerinin arkasına saklansanız da biz sizi görüyoruz” diyordu bu açıklamasıyla. Evet, son bir yıldaki terörün arkasında eğer ABD ve uğruna bakanlık kurduğumuz AB ülkeleri varsa… Batılı müttefik dostlar (!) topyekün terör destekçisiyse eğer.. 15 Temmuz darbe kalkışmasının zemini de bunlar hazırlamış demektir. 15 Temmuz’un da “dış mihrak”ında yine aynı ABD, aynı AB ülkeleri, aynı dost ve müttfikler (!) var demektir.