Yazılarımı takip edenlerden gelen maillerden biri farklı idi.
Bu kardeşimiz, orada gördüğü aksaklıkları benim görmemiş olmamın imkânsız olduğunu velâkin asla değinmediğimin hesabını sormuş.
Hudeybiye örneğini vermiş.
Her yan Hz. Aişe Camii gibi şıkır şıkır olacak değil elbet.
Adeta Hudeybiye Camii, “garipliğimi, yoksulluğumu anlatmayın ümmete” der gibiydi.
Her şeyin kilit noktası aslında sadece susuzluk.
Bir kere o sıcak iklimde kutsal toprakların bekçiliğini yapanları eleştirmeyi kendime yakıştıramam. Hem İstanbul gibi serin ve suların kraliçesi cennet gibi bir diyarda yaşa.
Hem suyun benzinden pahalı olduğu bir diyarın sakinlerini tenkit et.
Bu olacak şey değil.
Allah’ın en büyük ayetleri Hicaz’da gözler önünde.
Dilese Rahman oralara da akarsuları, nehirleri, gölleri, dereleri yerleştirebilirdi.
Allah’ın evinin olduğu yerde bile sular kısıtlı.
Sadece zemzem dilediğince içilip kullanılmakta.
Ama Mekke’de arabaları yıkamak, yolları sulamak yasak.
Su yok.
Buna rağmen en dikkatimi çeken taraf; bütün şehrin, dağların ve çöllerin ağaçları yemyeşildi.
Üzerlerinde tek kahve yaprak yoktu.
Bizde onca yağmurlara karşın güz, her yanı sarıya boyarken.
Hicaz’da ağaçlar gençlik iksiri içmişçesine yaşlanmıyor, yeşilliğini yitirmiyordu.
Mukit’in hikmetinden sual olunmaz.
Hac mevsiminde Mekke’ye sadece otellerde kalabilecek varlıklı hacı adayları gelmemekte.
Rahman’ın âşıkları arasında ziyadesi ile fakir, garip, yoksul da bulunmakta.
Onlar yollarda, asfaltta, tünellerde, taşlar üzerinde yatmakta.
Üstelik aileleri, çocukları ve bebekleri ile beraber.
Bu insanların yedikleri atıklar, çöpler çevrede birikmekte.
Bir de üzerine çok sıcak havayı ekleyin.
Bayram nedeniyle tatilde olan çöpçüler de bir şey yapamamakta.
Fakat bayram ertesi o devasa çöpler derhal kaldırılmakta, yollar onca pahalı olmasına karşın su ile yıkanıp ilaçlarla dezenfekte edilmekte.
Her yan tertemiz olmakta.
Böyle bir hac organizasyonunu kendi ülkemde düşündüm.
Tıpkı kurban bayramında olduğu gibi hac ibadetinde de bizim seküler kesim kıyameti koparırdı.
Sokaklarımızda milyonlarca kişinin yatmasına izin verirler miydi
“Her yan kurban kanı, bu vahşet” diye başlık atanlar, “gelmesinler ülkemize her yanı pislik içinde bırakmaktalar” diye ortalığı ayağa kaldırırlardı.
Bu konuda doğrusu Suudi Hükümeti’ni tebrik etmek gerek.
Rahman’ın misafirlerine gayet iyi davranmaktalar. Zenginleri, kamyonlarla portakal, muz, hurma getirip sokaklarda yatanlara dağıtmakta.
Ya da “sebil sebil” deyip kapalı kaplar içerisinde etli pilavlar ikram etmekte.
Arafat’taki hazırlık da muhteşemdi.
Senede sadece bir gün kullanılacak çadırlar için binlerce görevli günler önceden uğraştı, çadırların hemen yanı başına seyyar lavabolar, duş yerleri inşa ettiler.
Her şeyi hazır bulduk ve rahat ettik.
Onca masrafı ve ilgiyi böyle büyük bir organizasyon için biz yapabilir miydik
Yapardık elbet.
Ecdat geçmişte bunu başardı.
O zamanki kısıtlı imkânlarla, savaşlarda yorgun ve yoksul düşmüş devlet; Hicaz demiryolunu hayatın kalbine yerleştirebildi.
E, ufak tefek Suudi nazı olmasa elbet daha iyi.
O kadar kusur, kadı kızında dahi bulunmakta.
Havaalanlarında çok bekletmeleri.
Ağızlarında maskeli görevlilerin, “nereden çıktınız başımıza, ülkemize mikrop getiriyorsunuz” imalı aşı kartlarımızı şüphe ile incelemeleri.
Dahası bir Müslüman’a hiç yakıştıramadığım Cidde Havaalanı’nda uyarmak zorunda kaldığım olay. Havaalanı görevlileri, kadın ve erkekleri iki gruba ayırdı.
Sevindik.
Hanımları önden buyur edecekler, sandık.
Ne gezer.
Önce erkekleri aldılar.
Bekleyişimiz yaklaşık iki saat sürdü.
Daha fazla sabredemedim, görevliyi ikaz ettim:
“Ama anneler bu kadar da bekletilmez ki, bakın çok yaşlılar, hastalar, ameliyatlılar var.”
Onlar da kendilerince bir şeyler anlattılar.
Ama itirazımdan beş dakika sonra hanımları da aldılar.
Şaştığım bir diğer husus da, x-ray cihazından geçen çantalar pat pat aşağı düşüyordu.
El çantalarımız, bilgisayarlarımız, yerde üst üste yığılmıştı.
Biz Türkleri çılgına çeviren hijyen, Arap kardeşlerimizin umurunda değildi.
Halklar arasında böyle nüanslar olması çok normaldi.
Kimse kimsenin benzeri olamazdı.
Dillerimiz, simalarımız, geleneklerimiz farklı idi. Bu da Rahman’ın dikkatimizi çekmek istediği, halklar arasındaki küçük ayrıntılardı.
Değil mi ki her insan, bizim şaşa kaldığımız ama Mukit’e çok kolay gelen canlı bir ayetti.