Hesaplaşma: Yaş günlerinde hatırlanandır

Abone Ol

12 Mart’ı birkaç gün geçtik. Bir 12 Mart yazısına nasıl başlasam sıkıntımı tam ortalıyordumki, Hasan Bülent Kahraman’ın 14 Mart tarihli Sabah’taki “Hesaplaşılmayan gladio, kontrgerilla: 12 Mart” başlıklı yazısı dalacağım yeri gösterdi.

“Üçe, üç” iddialaşmasının Gezmiş ve iki arkadaşının idamına vardığı vurgusunu yapan sayın Kahraman, bu konuda Oral Çalışlar’ın Radikal’deki “yüzleşmediğimiz 12 Mart darbesinin 45. Yılı” yazısından da destek alıyordu.

Yüzleşme, hesaplaşma çağrısı mı idi bu yazılar, yoksa uzaklaştırmaya bir zemin hazırlama mı idi

Üçe üçün açılımını nasıl yapıyorlardı Başbakan Menderes ve iki bakanından oluşan üçlüye karşı, üniversite öğrencisi sıfatı taşıyan Gezmiş ve iki arkadaşı…

Sıradan bir sol fantazisi…

Menderes ve bakanlarının acısını 1971 yılına gelindiğinde de hala içlerinde taşıyan Demokratların yaramazlık yaptıkları suçlamalarıyla dağlarda yada dar ağaçlarında telef edilen ülkesinin çocuklarına üzülmeyeceklerini sanmak, onların insan olmak haklarına bir tecavüzdür.

İkinci şık ise dahe bir tehlike arz etmekte: Artık Menderes’lerin hesabını sormaya kalkmayın. Üçe üçle tatmin olup oturun.

Sayın Çalışlar incelikleri olan bir gazeteciydi halbuki.

Menderes’lerin idamı olduğunda ilkokul öğrencisi bir çocuktum. Üzülen demokratlara halkçıların da katıldığını sanıyordum. Fakat onlar, neden 15 kişi asılmadı üzüntülerini seslendirdiklerinde ancak anlıyordum farkı.

Gerçek mi idi zihnimdeki bu canlı olay soruma, bir tv kanalından evet demişti sayın Çalışlar. Benden birkaç yaş ilerde olarak Ankara mekanlarında yaşadığını anlatmıştı benzer sahneleri…

İdamlar Meclis’te tartışılırken, Demirel’in partisindeki milletvekillerinin “üçe üç” diye bağırdıkları iddiası, evet diyen CHP milletvekillerinin üstünü örtmeye yöneliktir.

Demirel’in iki elini birden kaldırarak evet diye haykırması, genel başkanlık koltuğunda İnönü’nün oturduğu CHP’nin evetlerini aklamaz.

Hesaplaşmanın içine, o günlerde halkın, CHP’nin evet sayısını İsmet Paşa belirlemiş fısıltısını araştırmak girmeliydi. Sayın Çalışlar ve Sayın Kahraman o günden sonra o CHP milletvekilleri ile çok kere biraraya gelmiş olmalarına ragmen, yani biz aynı mahallede ikamet ettiklerinden öyle sanıyoruz, acaba o evetlerin içeriğini neden sormamışlardır.

Sultanahmet cezaevine düştüğünde, dışarıya artık bu işte yokum haberini salan Deniz Gezmiş’in, ben de içeri girerek vazgeçirdim diyen avukatı hala yaşıyordur. Bir tv kanalındaki bu itiraftan neden hesaplaşma peşindeki yazarlarımızın haberi olmamıştır.

Duruşma savcısı Baki Tuğ, idamla yargılanmayı avukatları istedi iddiasını kitap olarak neşretti biz de okuduk. O avukatlar kahraman yaratmanın mı peşindeydiler

Maltepe’de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in bir kız çocuğunu rehin aldıkları o evde neler konuştuklarını da istihbaratcı A. Sayılgan romanlaştırmıştı.

Mahir diyodu Hüseyin. Ben hep senin ajan olduğundan şüphe ettim.

Ama şimdi, bu şüphem kayboldu.

Hüseyin Cevahir’in açıkladığı o gerekçe bana ajanlar dünyasını anlamama alfabe olmuştu.

Bugün burada ikimizde öleceğiz. Hiçbir ajan bile bile ölüme gitmeyeceği tezine göre, sen ajan değilsin.

O gün orada Hüseyin Cevahir ölmüştür, Mahir Çayan yaralı kurtulmuştur. Götürülürken , Hüseyin’i ben sandıkları için öldürdüler demesini duyanlar yazmışlardı.

Sol cuntacılığın başlattığı ve tahrik ederek sürdürdüğü 12 Mart’ın, sağ mahallelerden alıp götürdüklerinin kaydı tutuldu mu, hesabı yapıldı mı sorusuna olumlu cevap vermek zor.

Kim kimi kullandı Arada bir anketler yapılır, açık oturumlar düzenlenir. Maksat, düzenin devamlılığını gözlerden saklamaktır.

“68 olayları kapitalistlerin komünistlere bir hilesidir.” Bu cümle Hürriyet gazetesinin düzenlediği ve her kesimden gençlik temsilcilerinin bulunduğu bir toplantıda, MTTB adına katılanlarca söylenmişti. Ertesi günlerde solun üst akıllarından Mümtaz Soysal bir onlar tesbit etmişler oynanan oyunu diye yazmıştı.

12 Mart’ın ürünü bir 12 Eylül yaşanmışını daha yazarak kulanılmış olmanın acılığının hangi boyutlara vardırıldığını bir daha hatırlayalım.

Ülkücülerin ve solcuların “karıştır-barıştır” yapıldığı bir hapisane ictiması. Verilen emir İstiklal Marşı’mızın söylenmesi üzerinedir. Ülkücüler şaşıradursunlar bu muameleye, arkalardan bir solcu seslenir kısa dalga boyutunda.

“Haydin! Çok meraklıydınız ya…”

28 Şubat mı

27 Mayıs’la hesaplaşmaya müsaade etmeyen sol’un, 12 Mart’la hesaplaşmaya cesareti olmayan sol’un, medyalı, soygunlu, kanlı bir eğlence turudur. Ve hala döner dururlar aynı yerlerde. Bağlarından kurtulamadıkları için…

GÜL VE FİDAN UYUMU

Olayları ikinci eller üzerinden anlamaya mecbur kalıyoruz; birinci ellere, bizim eller demekte zorlanacağımız anlarda, vakitlerde.

Ünlü MİT krizi, çok şekilde yazıldı. Fakat hep eksik bir taraf hissedildi bu yazılmalar okunduğunda.

En açık bir ikinci el yazısı dikkatimizi çekti, geçen hafta yazılanlar arasında.

Çok teferruatlı izlenimi vermesine ragmen yine bir soruyu cevapsız bıraktı.

Oral Çalışlar’dan söz edeceğiz yine. O krizi açık seçik anlatıyor, bir duyumcu el olarak.

“Gülen hareketinin çöküşü” başlıklı yazısında herkesin bildiğini şöyle anlatıyordu. (Radikal Gazetesi..)

“Fidan, telefonla Başbakan Tayyip Erdoğan’ı aradı. Ulaşamadı. Sonrasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü aradı. Durumu anlattı, “önerisini” sordu. Gül, olayda kötü niyet olduğunu düşünmüyordu, “bence ifadenizi verin, bir problem çıkacağını sanmıyorum” dedi. Bu telefonun hemen ardından, Başbakan Erdoğan, Hakan Fidan’a cevaben döndü. Fidan, savcının talebinden Başbakan’a da söz etti. Erdoğan, Fidan’dan, kesinlikle ifade vermeye gitmemesini istedi.”

Hemen ertesi günlerde ise, sayın Gül’ün çalışma arkadaşlarından aldığı aydınlatmalı telefonların ışığında özür dilerken, söyledikleri şu:

“Yaptığım çeşitli görüşmelerden edindiğim izlenim de; Abdullah gül’ün, Hakan Fidan’a “git” demediği, tersine “gitme” dediği ve gereken müdahalelerin yapıldığı yönünde.”

Bu anlatılanlara biz de katılabiliriz, olayın çok uzaklarında olsak da…

Fakat yine de net bir şekilde aydınlatılması gereken bir nokta yok mu

Sayın Gül, “Bu konu sonuçlanana kadar burada kalacaksınız” demişse sayın Fidan’a, neden ameliyat masasındaki sayın Erdoğan aranmıştır

Emniyet kaynaklarına dayanarak, sayın Gül’ün “Git” dediğini yazan gazetelerin kurmaca yaptığını söyleyenler, sonraki aramalara da bir uygun cevap bulma zorunda değiller mi

Not: Sayın G”ül’ün de gitme demesi, çağıranların ya da çağırılan yerin niyetlerine kadar iyi tanındığını gösteriyorsa...

Bu olayın anlatıldığı sinema filmlerinde neden bu Çankaya sahneleri yeterince yer almamıştır

BU İŞ NE İŞTİR, KİME GÖSTERİŞTİR

“Güneş patladı!”

Bir bilim yazısının ya da haberinin başlığı olsaydı bu iki kelime, insanlar, güneşte meydana gelen patlamalardan birisinin daha yaşandığını anlayabilirlerdi.

Fakat bu başlık bir spor sayfası başlığıydı ve BJK’nin teknik sorumlusunun son halini anlatmaya yönelikti.

Güneş patladı!

Bir okşama hissiyle atılan bu başlığın aslında bir aşağılama çağrıştırdığını bizim gazetelerin futbolşörleri bilmezler, anlayamazlar. Böyle hataları çok sık yaparlar.

Güneş patladı!

Ne patlar Şişirilmiş olan..

Patlaması beklenen…

Ne olmuş da patlamış BJK’nin sayın teknik sorumlusu Şenol Güneş bey

Takımının oynadığı bir maçtan sonra FB yöneticisi birinin attığı bir tweeti gazetecilerin haber vermelerinden hemen sonra…

Tweet dediğin ne

Cep telefonları kullanılarak yayılan bir kaç kelimelik haberleşme cümlesi…

O patlatan tweeti hemen yetiştiren gazete kalemcisine bir not yazalım.

Tweet okuma timiniz mi var Patlatacak tweeti bulmak için kaç kişinin tweetini takip ettiniz, kaç bin okuma yaptınız

Yoksa o tweet sahibi ile gizlice anlaştınız mı Yazdıklarını ilgili yerlere ulaştırmak işinde seni ve gazeteni mi kullanıyor

Sonra gelelim patlayan Güneş’e..

O tweeti yetiştiren görevli kalemciye neden sormadınız Bana getireceğiniz, yetiştireceğiniz daha iyi bir haber yok mu Laf taşımak nasıl bir çirkinlikse, tweet taşımayı da öyle sayarım, diye neden demediniz

O insanların bir diyecekleri varsa, bana ulaşıp söyleyebilirler. Sizin tweet yorumlarınıza itibar etmem, demek de yakışırdı sayın Güneş’e.

Bomba yüklü araç patlatılıyor,

Bir tweet okunup Güneş patlatılıyor.

Bu ülkede gazetecilik böyle ise, bir futbol takımı teknik sorumlusu olmak da zor olmalı. Her an patlamaya hazır olacaksın gibi…

“İddia edenler, bu işi daha önce yapanlardır.”

Hem böyle derken patlamış sayın Güneş, hem bir göndermede bulunmuş.

Bu kadar mı

Çok şey bildiğini de söylüyor!

“Bu iş” dediğini daha önce yapanlar varsa, bunu içinde mi tutmalı sayın Güneş, patlamalarında açıklamak için, yoksa hukuk mercilerine gidip anlatmalı mı

Bu patlama cümlesi Sayın Güneş’in, dahil olduğu futbol camiasını da bir karalama demeyelim ama, bir grileştirme sayılmaz mı

“Bu iş” dediğini yapanlar varsa… O camia, sayın Güneş’in de içinde bulunduğu futbol ligi camiası insanları ikiye mi ayrılıyorlar. Yapanlar ve yapmayanlar..

Futbol adamlığı yanında demeç verme uzmanlığı da bilinen sayın Güneş’in, daha önce yapanlar, şimdi yapanlar ve daha sonra yapacaklar, hakkında açık ve net konuşması istenirse, acaba sayın Güneş nasıl bir patlama daha yapacaktır.

Trabzonspor taraftarlarının protestoları gözlerden saklanmış oldu, bu patlamalar olurken..Değerlendirme yaparken ihmal etmeyelim.

GÖTÜRENİNDEN BELLİ OLUR BİR PROF

“Eski SDÜ Rektörü İbicioğlu döneminde 40’a yakın profesör ve öğretim üyesinin ABD’ye götürüldüğü, Gülen’in elini öptürülüp... Ortaya çıktı.”

İktidara yakın gazetelerin bu hafta işledikleri paralel yapı haberlerinden aldık bu cümleyi.

Hiç güleceğimiz yoktu ama, kahramanlıklarını anlatırken kendilerini ele veren ve kendilerine “Gülen”diren onlar.

40’a yakın prof vesaire götürülmüş.

Götürmekten başka icraat bilinmez mi bu AKP iktidarında

Başka götürülenler mi duyulmasını engelledi acaba, “Gülen”e götürülenlerin kim olduğunun öğrenilmesini..

Herkes bir şey götürüyor, tuttuğunu götürüyor, biz de “Gülen”e prof vesaire götürelim mi demiş midir birileri

Gülen’e böyle götürmekle Amerikan turizmine mi hizmet edildi, yoksa Amerikalılara, götürülenler sayısınca pasaport/yeşil kart çıkarmak masrafı mı yaptırmış olduk ..

Neden şimdi ortaya çıktı oluyor

40’a yakın prof vesaireden devletin bir beklentisi vardı da gerçekleşmeyince mi açıklandı bu durum. Yahut onlar itiraf etmeseler bilmeyecek mi idik

Yıl 1980 civarı. Yer İzmir Kestanepazarı Kur’an Kursu. 15-16 yaşlarındaki kurs çocukları kendi aralarında konuşuyorlar. En çok kullandıkları Hazreti İsa ismi.

O kursa emek veren, maddi destek veren Bekir amca huzursuzdur. Ne demek istiyor bu çocuklar Onlara, orda bir Hazreti İsa olduğunu kim söyledi

Bekir amca gider en baş Fethullah bey’e rahatsızlığını ifade eder. Sen misin şikayetçi olan Bekir amca. Al sana cevap.

“Çocukların ne konuşacaklarına karışarak onların kuvve-i maneviyelerini bozmayın.”

40’a yakın prof vesaire nasıl bir kuvve-i maneviyeler kazanmışlar dersiniz o seyahatlerden sonra

İktidara yakın gazeteler bakarsınız yarın bunları da yazarlar.