Her sene geçen bir yıl değerlendirilirken gündemde
genellikle dünya üzerindeki çatışmalar ve bu çatışmalarda akan kan gündemin
birinci maddesini oluşturuyor. Buna karşılık gelecek yılla ilgili beklenti ve
tahminlerde de ortak görüş olarak barış öne çıkarken acı olayların devam ediyor
olması sebebiyle gelecek günlere iyimser bakmak mümkün olmuyor.
Diyebiliriz ki geçen yıl ve yılların birikimi geleceğe
iyimser bakmayı engelliyor. İyimser bakmayı engelliyor olması elbette umutsuz
olduğumuz anlamına gelmiyor. Çünkü umutsuzluk Müslüman’a yakışmaz. Geçtiğimiz
bir hafta boyunca geçmiş yılın muhasebesinin yanında bir de girdiğimiz yıla
dönük tahminlerde özellikle bölgemizde barışın hâkim olacağı, çatışmaların son
bulacağına dair tahminler pek gündeme gelmiyor. Hatta bölgemizde
karışıklıkların devam edeceği kanaati yaygın. Diyebiliriz ki çatışmalar ve
karışıklıklar belki yeni şekiller alarak devam edecek, buna yenileri de
eklenecek. Çünkü “2013’te Ortadoğu’da sıra kimde ” sorusunu başka türlü
değerlendirmek mümkün değil. Elbette, “Sıra kimde ” sorusu bir teslimiyet ve
kabullenişin ifadesi olarak da görülebilir. Yıllardan beri başa çıkılamayan
çatışmalar, çatışmalardaki tarafların silahları gömmeyi bir türlü
özümseyememeleri, kısacası bir takım çıkar hesapları sebebiyle bölgemiz kan
gölü olmaya devam ediyor. Hatta barış ve özürlük şarkıları söyleyerek işgal
edilen ülkelerde bile eskisinden daha çok kan akıyor, çatışma yaşanıyor. Bu
bakımdan bölgemiz ülkeleri geçmişin dökümünü yaparken bu çatışmaların ve akan
kanın arkasındaki eli doğru değerlendirmeleri gerekiyor. Yoksa bir takım
farklılıklara bakarak bu çatışmalara haklılık payı verildiği sürece kan akmaya
devam edecek, bugün sakin gibi görünen ülkelerde de önümüzdeki dönemde
çatışmalar gündeme gelebilecektir. Arap Baharı olarak nitelendirilen
gelişmelerden bir yıl önce Tunus’tan başlayıp, Libya, Mısır, Yemen ve
şimdilerde de Suriye’yi içine alan gelişmeleri kestirmek mümkün müydü
O bakımdan sömürgeci güçlerin bölgemiz üzerindeki sorunlara
çözüm bulacağını, bu yolla özgürlüklerin hayata geçeceğini bekleyenler
bilmelidirler ki işgalcilerden ve sömürgecilerden özgürlük beklemek kadar
aptallık olamaz. Ülkeler kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi, bunun
için sömürgecilerin desteğini alma gayreti içine girmemesi gerekiyor. Çünkü
sömürgeciler özellikle İslam ülkelerindeki sorunları körüklemeyi çıkarlarına
uygun buluyorlar. Elbette istikrarı bozarken de, ‘Sizi bir çatışmanın içine
iteceğiz’ demiyorlar, diktatörlerin
devrileceğini, demokrasiyi esas alan, özgürlükçü bir sistem geleceğini
söylüyorlar. Neticede ise istikrarı bozulmuş, iç dengeleri alt-üst olmuş
ülkelerde çatışmalar, bir diğer ifade ile iç savaşlar gündeme geliyor.
Oluşturulan bu ortam var olan farklılıkları körükleyerek kin ve düşmanlığa
dönüştürüyor. Sömürgeci güçler de bu durumu kenardan ellerini ovuşturarak
seyrediyorlar. Sanki bu çatışmaların sorumlusu kendileri değilmişçesine bir de
çatışmaları önleme çabası içinde gibi bir görüntü veriyorlar. Dünyanın diğer
köşelerini bir kenara bırakarak bölgemiz ülkelerindeki gelişmelere baktığımızda
olayların arkasında ve içinde ABD, AB ülkeleri ve Rusya’nın olduğu açıkça
görülür. Bu ülkelerin içinde olduğu hiçbir olayda da Müslümanların lehine bir
sonuç alınamadığı bilinmesine rağmen her seferinde bu ülkelerden yardım
bekleniyor. Bu gelişmeleri sıralarken Çin’den söz etmiyorum. Çünkü Çin henüz
siyasi sömürgeciliğe soyunmuş değil. Bir tüccar gibi hareket ediyor, ülkelere
tüccar olarak giriyor ve ekonomik çıkarlarını bir tüccar olarak kolluyor.
Hâlbuki ABD ve AB ülkeleri sömürdükleri ülkeleri sadece ekonomik olarak değil,
kültürel ve inanç bakımından da dönüştürmenin peşinde oluyorlar.
Kısacası önümüzdeki dönemde bölgemizde hangi ülkede çatışma
çıkacak diye beklemek yerine var olan çatışmaları durdurmak, yenilerine meydan
vermemek için bölge ülkelerinin bir takım farklılıkları bir kenara iterek kol
kola girmeleri gerekiyor.