Rasathaneler 800 yüzyıldan beri Herat‘ı süslüyor. Rasathanelerin altında bir zamanların kız medresesi bugün perişanlık içerisinde. Rus işgalinden önce 9 tane olana rasathane kulesinin Rus saldırısı sonucu yıkılmış. Ayakta kalan 5 minarede Rusların açtığı ateş sonucu delik deşik olmuş.
Herat şehrini geziyoruz... Herat‘ın alameti farikası olan Herat minareleri ve Herat rasathanesinin bulunduğu yere geliyoruz. Rasathaneler adeta bir müze gibi 800 yüzyıldan beri Herat‘ı süslüyor. Rasathanelerin altında bir zamanların kız medresesi bugün perişanlık içerisinde. Rus işgalinden önce 9 tane olana rasathane kulesinin Rus saldırısı sonucu yıkılmış. Ayakta kalan 5 minarede Rusların açtığı ateş sonucu delik deşik olmuş. Rasathane dibindeki Hüseyin Baykara Türbesi demir parmaklıklar ile çevrilmiş. Şah Mirza‘nın eşi Güherşah Begüm Sultan‘ın türbesi biraz ileride kubbesi ile adeta büyük bir mabet gibi. Horasan medeniyetinini kadına verdiği önemi gösteriyor. Türbenin ve rasathanelerin çevresi adeta toprak yığınları ile kaplı evsiz barksız esrarkeş ve eroincilerin gecelediği yer haline gelmiş. Yaptığı eser ve hizmetler ile tanınan ilim adamı ve bilginlere büyük önem veren sultan Hüseyin Baykara‘nın mezarının çevresindeki acı manzara bizi derinden yaralıyor. Hüseyin Baykara‘nın mezarınn hemen yanı başında Türk diline büyük hizmet yapan edebiyat dili olan Farsça‘ya karşı Türk dilinin de edebiyat dili olduğunu ispat eden emir Ali Şir Nevai‘nin mezarı birkaç taştan ibaret kalmış.Türk dünyasının Ali Şir Nevai‘ye büyük vefa borcu var. Çağatay Türkçesi‘ni Orta Asya‘dan Anadolu‘ya taşıyan büyük dil bilgini Ali Şir Nevai ve Sultan Hüseyin Baykara‘nın mezarları başında Fatiha okuyarak vefa borcumuzu az da olsa ödemeye çalışıyoruz.
Herat havalimanında çektiğimiz çile
Amacımız başka bir Horasan kenti Belh‘e gitmek. Uçak biletimizi alarak Mezar-ı Şerif‘e gitmek üzere hızlı bir şekilde havalimanına gidiyoruz. Zamanı değerlendirmek için kahvaltı bile yapmadık. Elimize iyi pişmiş pide ve bir şişe su alıp bir taraftan ekmekle su içip ekmeği yiyor, bir taraftan da Herat‘ın görüntülerini çekerek havalimanına geliyoruz. Adeta bir hapishaneyi andıran çamurlu boş bir alana polis kontrolü içerisinde biletimizi göstererek geçiriyoruz. Çantalarımızı çamurlar içinde sıraya koyup, görevlilerin gelmesini bekliyoruz. Herkes çamurlu alanda bir yerlere çökmüş, kadınlar ve çocukların durumu içler acısı. Yaşlı insanlar üşümemek için başını sarmış. Manzara gerçekten ürkütücü... Saatler süren bekleyişten sonra görevliler geliyor, çamurlu yerlerdeki valizlerimizi alarak, tartıyor. Uçuş kartımızı alarak, uzun bir yürüyüşten sonra yeni bir kontrolden geçirilerek, salona giriyoruz. Burada da saatler süren bekleyiş başlıyor. Dar bir salonda yüzlerce insan adeta balık istifi olmuş. Saatler süren bekleyişten sonra Mezar-ı Şerif şehrinde hava bozuk olduğu için uçağın gelmediği söyleniyor. İnsanlar tepki gösteriyor ancak o da ne coplu asker ve polisler bir anda salona giriyor yaka paça zorla dışarı atılıyoruz. Dışarı çıkar çıkmaz kendimi adeta güçsüz ve kuvvetsiz hissediyorum. Türkmen köyüne gittiği için Ahmed Hüseyin‘in telefonu cevap vermiyor. Bu kez başka bir Horasanlı dostu arıyoruz. Samsun‘da çevre mühendisliği okumuş, Heratlı Basir Ahmet Yusufi bizleri valilik önünde karşılıyor. Otele gitme teklifimize sert tepki göstererek sen bizim mihmanımızsın. Bizde mihman çok önemli. Başımızın üzerinde yerimiz var diyor. Herat‘ta ikinci geceyi de yine Horasanlı bir ailenin evinde geçireceğiz. Sıcak ve samimi bir ortamda...
Yusufi‘nin evinde misafir oluyoruz. Akşam Cemiyet-i Islah‘ın merkezine gidiyoruz. İnsanlara milliyetçilik değil de İslam ve ümmet şuurunu veren, ilme ve kültüre değer veren bu cemiyet Kabil‘de bir üniversite kurmuş. Basir bey bu üniversitenin müdürü. Uzun uzun konuşuyor ve ardından Basir Bey ile sohbetimize kendi evinde devam ediyoruz. Basir bey bizlere Afganistan gerçeğini, Rus işgali, iç savaşlar ve Taliban‘ın savaşları ile ilgili bilgileri aktarıyor. Ertesi gün Mezar-ı Şerif değil, Kabil‘e gitmek üzere biletimizi değiştiriyor.Uçak kalkana kadar Herat‘ta gezmeye karar veriyoruz.
Ruslar, bir günde 20 bin Afgan‘ı katletmiş!
Herat‘da ikinci günümüz... Sabah erken Herat farklı bir hava ile bizi karşılıyor. Güneş doğmuş. Bu kez Herat şehrini ve tarihi Herat çarşısını gezeceğiz. İlk durağımız Hırka-i Mübareke Mecsicidi ve Kale-i İhtiyari Din oluyor. Herat sokakları ve pazarı Türkiye‘den 300 yüz sene öncesini yaşıyor. Fakirlik kendini gösteriyor. Ruslar burada büyük vahşetler yapmışlar. Bir günde 20 bin Herratlı‘yı öldürmüşler. Bu vahşeti anlatan tanklı anıt Herat‘ın ana caddesine yapılmış. Herat‘ta kitap ve kütüphanelere önem veriyor. Herat kütüphanesinin kitap satış dükkanlarına uğruyoruz. Horasan‘ı anlatan kitaplar satın alıyoruz. Dükkan sahibi bize kitaplar hediye ediyor. Herat‘taki tarihi Horasan kültür eserlerini Türkçe ve Farsça anlatan güzel bir albümü 20 dolara satın alıyoruz. Dükkan sahibi ile samimi sohbetler yapıp Herat‘ın çam ağaçları altındaki cadde ve sokaklarını gezmeye devam ediyoruz. Düğünlere büyük önem veriyor Afganlılar. Aslında kadının hiçbir önemi yok. Başlık parasını veren istediği kızla evlniyor. Afganistan‘ın bazı yerlerinde 3-4 evlilik yapılıyor. Herat‘ta tek evlilikler yapılıyor. Düğünler için büyük masraflar ve gösterişten kaçınılmıyor. Artık Herat şehrindeki gezimizi tamamlayacağız... Herat‘a hakim mücahitler konağınını bulunduğu tepeye çıkıyoruz. Burası Rus işgali sırasında mücahitlerin karargah merkezi. Karargah merkezinin altına Gülruh Begüm Şah Sultanın babası Tahtül Çoban Pınarı olarak adlandırılan büyük bir park yapılmış.Yüzme havuzununu bulunduğunu yerin yanı başında ise mücahit şehitlerinin mezarları bulunuyor. Ancak mezarların bakımsız hali bizi derinden etkiliyor. İçimiz burkulmuş vaziyette ve aklımız Herat‘ta kalarak Rus işgali sırasındaki tank ve askeri mühimmatların bulunduğu devasa hurdalıkları görerek Herat‘a veda ediyoruz. Herat‘taki son durağımız, Herat ırmağı üzerindeki 2500 yüzyıllık iki kız kardeşin yaptığı tarihi köprü üzerinde çekimler yapıyoruz. Köprünün ihtişamlı mimarisi karşısında etkileniyoruz ve havalimanına girerken bir sürpriz ile karşılaşıyoruz. Gitmeyeceğini sandığımız mezarı şerif uçağı çoktan havalanmış. Dünkü mücadeleler yine başlıyor. Kabil‘e gitmek için saatlerce bekliyoruz ve güçlükle salona girip kendimizi Afgan devletinin hava yolları olan Ariana uçağına attığımızda derin bir nefes alıyoruz. Ancak bazıları bizler kadar şanslı değil. Kadınlar ve çocukların biletler fazla satıldığı için uçağa giremediklerine üzülerek şahit oluyoruz.Uçağımız Herat Havalimanı‘ndan kalkarak güneşli ve açık bir havada Kabile doğru Hindikuş dağları üzerinden uçmaya başlıyor ve aklımız hap Herat‘ta kalıyor.
Hindikuş dağları üzerinden Kabil‘e geliyoruz
Uçağımız, güneşli bir havada Herat Havalimanı‘ndan kalktıktan sonra Hindikuş dağları üzerinden uçmaya başlıyor. Binlerce metre yükseklikteki Hindukuş dağları adeta beyaz gelinliğe bürünmüş nazlı gelin edası ile bize gülümsüyor ve el sallıyor gibiydi.
Kabil Havalimanına uçağımız yüksek ve sivri karlı dağlar arasından zik zaklar çizerek kartal misali iniş yaparken, gidemediğim Horasan‘ın bir başka başkenti Belh‘e ve Mezar-ı Şerif‘e gitmenin planını yapıyordum. Kabil‘e iner inmez, plan yapıyoruz. Karayoluyla Belh‘e gitmeye karar veriyoruz. Akşam saat 19.00 sıralarında son dolmuş taksiye 1700 Afgani yani 35 dolar ödeyerek taksiye kendimizi atıyoruz. Kabil‘den beni taksiye bindiren arkadaşlar güvenlik önemli olarak taksinin plakası ve telefon numarasını alıyor. Takside yanlarında rehber yok.
Taksinin önünde oturan Türkmen polis ile arkadaş oluyoruz. Normalde 7 saatte gidilen ve 450 kilometre olana Kabil- Mezar-ı Şerif yolculuğumuz başlıyor. Takside 4 yolcuyuz. Yolcuların ikisi Tacik biri Türkmen... Kısa sürede kaynaşıp samimiyet kuruyoruz. Tacik şoförümüz Tacikçe şarkıları kulağımızı patlatırcasına dinletiyor. Müziğin sesine yetişircesine son sürat gaza basıyor.
Taliban yüzünden gece gitmek yasak
Dinlenme tesisinde iki saat kalacağımız söyleniyor. Sebep olarak yol üzerindeki bağlan kentinde Taliban‘ın geceleri yol kestiği polisin buradan gece geçişe izin vermediği söyleniyor. Bizim gibi burada mola veren birçok insan var. Tesisin içine giriyoruz. Ortada çok büyük saçtan yapılmış soba, üzerinde su ısıtıcı var. Geniş bir salondan ibaret olan tesisin sağ ve sol tarafı sedir tahta ile yükseltilmiş.
Tesisin ikramı olan şekersiz yeşil çaylar geliyor, uyuyan insanların horultusu altında gelen çaylardan içerek içimi ısıtıyor daha doğrusu Salang Geçidi‘nde yaşadığım korkuyu yenmeye çalışıyorum.
Biraz olsun buzlarımız çözülüyor ve şoförümüz yola çıkacağımızı söylüyor ve yolculuk başlıyor. Dağlar tepeler düz gidiyor. Saatler süren yolculuk sırasında Taliban‘ın hâkimiyetindeki Bağlan‘dan geçiyoruz. Ancak bu kez iki taksi arka arkaya gidiyoruz. Bu da güvenlik için şartmış. Tek taksi olarak gitmek zor olduğunu için iki taksici arkadaş birbirlerine destek olarak devam ediyor. Ve Mezar-ı Şerif ve tarihi Belh şehri yaklaştıkça hem arazi hem de yollar daha düzgün bir hal alıyor. Mezar-ı Şerif Özbekistan hududunda Amu Derya nehrinin yakın bir noktasında adını Hz. Ali‘nin mezarı olduğu söylenenen ve Ravza diye adlandırılan muhteşem türbeden alıyor. Ve bizi Mezar-ı Şerif‘te Türk medresesinde okuyan Afganlı öğrenciler karşılıyor.Türk hocalarla karşılaştığımızda kendimi adeta yeniden dünyaya gelmiş gbi hissediyorum.
3800 metrelik Saleng geçidinde ölüm tehlikesi
Dereler vadiler aşıyoruz ve karlı yolda yavaş yavaş dağlara doğru tırmanışa başlıyoruz. Hemen zincirler takılıyor. Kar ve fırtına yavaş yavaş başlıyor. Türkmen arkadaştan bilgiler alıyorum. Dağın zirvesine daha çok yolumuz olduğunu söylüyor. Zirveye doğru tırmandıkça kar fırtınası artıyor. Yolda kalan arabalar, zorlanan çıkmayan araçların adedi yolda çoğalıyor. Benim için yolculuğa başlarkenki neşeden eser yok. Kar fırtınası ve yoldaki kazalar, beni derin endişeye sevk ediyor. Otomobilin camından göz ucu ile yolun sağ ve sol tarafına bakıyorum. Kar deryasının arasından küçük lambalar gözüküyor. Dağların zirvesindeki küçük küçük köylerden geçiyoruz. Aracımız zirveye doğru yaklaştıkça kar fırtınası artıyor. Taksideki yol arkadaşım olan Türkmen‘e bölge ile ilgili bilgiler soruyorum. Ve tırmanmakta olduğumuz dağın Pamir Dağları ile Hindukuş Dağları arasındaki 3800 metrelik Salang Geçidi olduğunu öğrenince dehşete kapılıyorum. 3800 metreye doğru tırmandıkça fırtına daha da artıyor. Aracımız yolda savrularak gidiyor.
Salang Geçidin‘de Rusların tüneli..
Yolun iniş tarafına kar fırtınasını engellemek için geniş tüneller yapmışlar. Aslında Ruslar, gelecekte bu coğrafyayı işgal etmenin planını yaptıkları için bu tünelleri yapmışlar. Yolu kar fırtınasından korumak için yapılan tünellerin biri bitiyor diğeri başlıyor ve inişimiz çıkıştan daha hızlı oluyor. Biz iniş yaparken zirveye tırmanan bir ok aracın yollarda kaldığını devrilenler olduğunu görüyoruz. Edindiğimiz bilgiye göre birçok insan yolda kalan aracının içerisinde donarak ölüyor, cesetleri günler sonra çıkartılıyormuş. Saatlerdir bu karlı yollarda aracımız gidiyor ancak ilk kez bir küreme aracı görüyoruz. Ancak kar fırtınası şiddetli. Bir anda aracımız yolda kendi ekseni etrafında dönmeye başlıyor. Yağan karın altında şoförümüz araçtan inerek problem yok. Tacikçe tekerin patladığını söylüyor. Dağda ilk kez bende kameramı çalıştırarak kar fırtınasının belgesel görüntülerini çekmeye başlıyorum. Ancak hem yolcular hem de taksi şoförü çekim yapmamamızı istiyor. Ama her şeyi göze alarak birkaç dakikalık bu karlı dağda belgesel çekimini gerçekleştiriyoruz. Patlayan tekeri değiştirdikten sonra uzun bir araç konvoyuna rastlıyoruz. Kazadan dolayı yol kapanmış. Saatler süren bekleyiş, yol açma çalışmaları ve çekim yapma isteğime karşı çıkılması beni rahatsız ederken burada en büyük korkuyu meydana gelecek bir çığ felaketinin altında kalma tehlikesi yaşatıyor. Artık zirveye tırmanan yolun geliş ve gidiş tarafı kapalı. Kar lapa lapa yağıyor. Soluk müthiş. Elinde hem tüfek hem de büyük soplar olan askerler olay yerine geliyor. Saatler gece yarısını çoktan geçmiş. Kaza yapan araçlar yoldan geçiliyor. Yol tekrar trafiğe açılıyor. Biz zirveden aşağıya inerken, zirveye tırmanan kamyon ve taksilerin uzun kuyruk oluşturduğunu, bunların ancak 2 günde Kabil‘e gidebileceklerini düşünüyoruz ve iniş devam ediyor. Biz indikçe zirvedeki kar fırtınası yavaş yavaş yerini sakin bir havaya bırakı
yor. Zirvenin iniş noktasında Taliban korkusundan dolayı zorunlu olarak mola veriyoruz.
Mezarı Şerif ve tarihi Belh şehri
Mezar-I Şerif‘te ilk durağımız Ravza oluyor. Mezar-ı Şerif adını Hz. Ali‘nin mezarının burada olmasından alıyor. Hz. Ali Irak‘ta şehit edildikten sonra cesedinin buraya getirildiği söyleniyor. Ancak Irak ile Mezar-ı Şerif arası binlerce kilometre. Bunun bir Hz. Ali‘nin kerameti olduğu söyleniyor. Başka bir söylentiye göre Haricilerin Hz. Ali‘nin cesedini kaçırma girişimine karşı birkaç yerde mezarı var. Bunun bir önlem olduğu söyleniyor. Sultan Hüseyin Baykara tarafından yaptırılan muhteşem türbeye Ravza adını vermişler ve bu şehir adını bu türbeden alarak, Mezar-ı şerif denmiş.
Türbe uzaktan yemyeşil bir abide gibi görünüyor. Türbe binası büyük bir külliye şeklinde Horasan ve Türkistan mimarisinin bir sentezi yeşil turkuaz, çiniler,sarı topraklı çöl içerisinde mavi bir gölü andırıyor.Türbenin kubbesine Hz. Ali levhası yazılmış. Türbenin ana kapısından girişte ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Türbe avlusu ve çevresine Hz. Ali‘ye hürmeten yalın ayak giriliyor.