Her Şey İlk Günkü Gibi!

Abone Ol

Her yolculuk, içinde biraz bilinmezlik barındırır. Tüm ayrıntıları planlasan, varış yeri ile ilgili tüm bilgiye vakıf olsan bile... Hatay yolculuğu bu hakikat ile yüzleşmemde önemli bir yer kaplıyor.

Aslında yaşam da bir yolculuktur ve insanlar akıp giden hayatları içerisinde her şeye vakıf olduklarını zannediyorlar. Ekranlar insanları yanıltan önemli unsurların başında geliyor. İster geleneksel medyadan bahsedelim ister sosyal medyadan hepsi planlanmış bir akışa sahip. Bizi nereye çekerse, yaşamın hangi penceresini bize açarsa o kadarını görüyor ve yaşamın bundan ibaret olduğuna inanıyoruz. Hatay’a gideceğimi duyanlar bu kadar zaman sonra ne gerek olabilir ki diye şaşırıyorlardı. Çünkü deprem bölgesi gündemden düşmüştü bir kere, ekranlarda onları meşgul eden başka şeyler vardı. Hatay’dan döndüğümden beri de tüm enkazın kaldırıldığını, yeni binaların inşaatına başlandığını duymak isterken buluyorum insanları. Belki sizler de bu satırları okurken benzer bir isteğe kapılmış olabilirsiniz. Üzgünüm ama herkesi şoke eden o cevabı sizlerle de paylaşacağım: Her şey ilk günkü gibi!

Her şey ilk günkü gibi derken tabi bazı farklılıklar var. Mesela ilk günler yardım çığlıkları yükselirken bugün makine sesleri yükseliyor enkazlardan. İlk günler dondurucu soğukla mücadele etmeye çalışırken bugün kavurucu sıcakla mücadele etmek zorundalar. Bir de sineklerle! Sinekler ciddi sorun. Hem sıcaklar hem hijyenle ilgili yaşanan sorunlar sineklerin artmasına neden oluyor. “Yine şu an iyi, daha önce yürürken ağzımızı burnumuzu örtmek zorunda kalıyorduk, o kadar çok sinek vardı” diyor tanıştığımız bir teyze. Belki o kadar dert arasında sinek ufak bir sorun gibi gelebilir fakat tahammül seviyesi düşmüş insanlar için o kadar da küçük olmuyor…

Yükselen makine seslerine rağmen sanki enkaz kaldırma çalışmaları hiç başlamamış gibi. Sağlam tek bir bina yok. Hepsi az veya çok hasar almış. İnsanlar çadırlarda veya konteynerlerde yaşamaya çalışıyorlar. Şehir terk edilmiş, kullanılamaz hale gelmiş haliyle hayalet şehri andırıyor.  Enkaz kaldırma çalışmaları öyle yavaş ilerliyor ki tabiri caizse iğneyle kuyu kazmaya çalışıyorlar. Şöyle izah edeyim, yaşadığınız şehrin bir ucundan bir ucuna yıkıldığını hayal edin. Çalışmalar ne kadar hızlı ilerleyebilir? Tamamıyla yıkılan bir şehir dört ayda nasıl imar edilebilir ki?

Yıkılan tarihi eserleri dört ayda yerine kim geri koyabilir? Ticaretin en gözde yeri olduğu için geceleri bile aydınlatılma ihtiyacı duyulan dünyanın ilk ışıklandırılan caddesi unvanına sahip Kurtuluş Caddesi, tarihi geçmişi ve üzerindeki tarihi eserleri ile çok değil dört ay öncesine kadar şehre gelenlerin uğrak noktası idi. Bugün cadde de üzerindeki tarihi eserler de enkaz olmuş durumda. Şehrin bir ucundan koşarak gelen ve insanları hayra davet eden Habibi Neccar’ın yıkılan türbesi ve camisi, tüm caddeyi kahve kokusuyla büyüleyen Affan kahvecisi, bir parçası ayakta kalmış ama kullanılamaz durumda olan Hünkar Mescidi ve nicesi…

Peki ya sevdiklerimizi kaybetmenin hüznünü hangimiz dört ayda yenebiliriz? Alt üst olmuş hayatımızı hangimiz dört ayda düzeltebiliriz? Her gün bir bilinmezlik içinde yaşarken hangimiz geleceğe dair planlar yapabiliriz?

Her şey bitti sandığımız yerde aslında her şey yeni başlıyor. Artık desteğe ihtiyaçları yok sandığımız insanların bugün ilk günden daha fazla maddi ve manevi desteğe ihtiyaçları var. Barınma, hijyen, su gibi temel ihtiyaçlar hala ihtiyaç listesinin başında geliyor.

Bizse oturduğumuz yerden her şeyin düzeldiği zannıyla yaşayıp gidiyoruz…