Kimse geçmişe yönelik vaatlere tav olmaz. Herkes gökten yıldız, güneşten ışık devşirecekmiş gibi gözünü geleceğin parıltısına diker. Umulduğu gibi olmaz ama insan da yılmaz. Yakın geçmişin meşhur damadının anlamlandırılamayan hezeyanları gibi yarının bugünden, Nisan’ın Mart’tan daha güzel olacağına inanılır. Neticede daha kötü sonuçlarla karşılaşılır, lakin geleceğe dair umut geçmişin güzel görünen yanlarını bile setreder. Otuz kırk yıl öncesinden aktarılan rivayet; “Allah o günleri bir daha yaşatmasın!” dedirtir ama sırasında yaşanan gün o zamandan bin beterdir. Yaşayanlar bunun farkına çok sonra varır. Varır da etrafındakiler bir yana kendine bile itiraf edemez. Hep daha iyisi, güzeli, doğrusu yaşanacaktır. Yaşanabilirdir. Yaşanmalıdır.
En son, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” dendiğinde küreselcilerin bol ölümlü, entübeli, filyasyonlu ve anlamına akıl erdirilemeyen hem de terütaze uydurulmuş bir sürü kelimeli pandemi hikâyelerine maruz kalındığı bilinir. Belki biraz uzun sürdüğü görülür ama keyfe keder yasaklardan, azarlardan, cezalardan sonra sokağa çıkabilen, işine gücüne dönen insanlar, aslında her şeyin yerli yerinde durduğunu yani eskisi gibi olduğunu fark eder. Bitpazarına yağmur bile yağmaz da eskiye rağbet orada durmaktadır. Nitekim insanlar, birkaç yıllık uykusundan uyanınca aynı yolsuzluklarla, aynı haksızlık hukuksuzluklarla, yokluk ve de yoksullukla yüzleşiverirler. Tıpkı geçmişteki aymazlıkları gibi tüm bu maruz bırakılışları da anlamazlar. O zamanlar itiraz etmeyip boyun eğdikleri yaşam formu için bugün yine “Allah bir daha yaşatmasın!” temennisine sığınırlar.
Yeni sorunlara inanan insan, maruz bırakıldığı açlığı bastırmak için önüne ne konursa onu tüketir. Üstelik yutmamış gibi de görünmez; mülteci derler, küresel kriz derler, marketçilerin fırsatçılığı derler, önüne hastane binası sürerler, afiyetle yer. Dibini sıyırıp içine düştüğü olumsuz durumu kendi aptallığına yorup haline şükreder. Yetmez, kalanları şükürsüzlükle, nankörlükle, kötülükle suçlar. Ve şimdi aslında her şeyin eskisi gibi olsa neyse, eskisinden de beter olduğunu; bu coğrafyada insanlık, ahlâksızlık, aymazlık adına hiçbir şeyin değişmediğini görmekten bile aciz kalır.
Maruz kaldığı olumsuzlukların nedeni olarak Suriyelileri, Afganları, Pakistanlıları yani ki Avrupa’ya geçmek emeliyle dört bir yandan akın eden geçici sığınmacıları gören yurdum insanı, hiç şüphesiz Avrupa’nın kendilerini kıskandığına inanır. Onunla da kalmaz; memleketlerinin tüm dünyayı dize getirecek denli güçlü olduğuna, enflasyonun yüzde seksenlerde seyrettiğine, galaksi liderleri olmasa Şanghay İşbirliği Örgütü’nün dağılıp yok olacağına adeta iman eder. Bir yandan halkın önüne ne konursa onunla iktifa edeceği bilinmekteyse döngünün de bu şekilde işlediğine inanan, bizzat muhalifler, güya haksızlığa karşı çıkışın sözcülüğünü üstlenen siyasilerdir. Zira işi gücü bırakıp Suriyelileri geri göndermek gündemiyle ömür çürüten bir başka akıl deryası yoktur. Dolayısıyla yandaşların her olumsuzluğa sebep olarak onları görmesinde bir haklı taraf bulunur.
Geçici sığınmacılar bu topraklara ayak basmazdan evvel bütün buraların güllük gülistanlık olduğunu iddia edecek birileri çıkmayacağına göre maruz kalınan yokluğun sebebi milletin ensesinde boza pişirip yandaşlarıyla birlikte keyif yapan iktidarlardan başka kim olabilir? Müsebbip elbette sorumluluk üstlenmez, lakin onun itirazından daha çok başkalarının örtme çabası göze batar. Batmalıdır. Herhangi bir konuyu çarpıtabilmek için iktidar sahipleri her neyi denemişse, muhaliflerden tam da o işaret edilene dört elle sarılan birileri bulunur. Güne ve gündeme yansıyan hemen her şeyin bu denli hızlı değişmesi ve neredeyse tüm taraflarca karşılık bulması, doğal olarak muhkem bir işteşliği akla getirir. Bir yandan muhaliflerine aday önerebilecek kadar cüretkâr davranan yandaş gazeteciler, karşısında onları doğrulayabilmek için can atan muhalifler, akla gelen uğursuzluğu berkitmekten başka bir şeye yaramaz. Hem böylece millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmeye devam edebilir. Zaten kurucu bildikleri tam da böyle öngörmemiş midir? Ama işte Suriyeliler olmasa her şey çok güzel olacak, ekmeğe, suya, yola, bilcümle asgari ihtiyaca zam da yapılmayacaktır!
“Geçmişte yaptık, yine yaparız” diye umanlar, gözlerini ve sözlerini yönelttikleri ufku, yaşanmadan ispat gerektirmeyen geleceğe yerleştirmek zorundadır. Eskinin güzelliği yaşanır ve tükenir. İkna gerekmez. Nihayet insanlık, tekâmül ardında ömür sürdüren bir umutla kaimdir.