“Her şey biz yaşarken oldu”

Abone Ol

Ekonomide, sosyal hayatta bundan 20-30 yıl önce rüyamızda görsek hayra yormayacağımız dönemleri yaşıyoruz. Her yaşanan olumsuzluğa zaman geçtikçe alışıyor veya alıştırılıyoruz. Mesela, bugün unuttuğumuz ama 80’li yıllarda herkesin dilinden düşmeyen “ortadirek” diye tabir edilen bir kesim vardı. O yıllarda toplumun çoğunluğu bu sınıfa mensuptu. Ekonomide, sosyal hayatta alınan kararlardan etkilenen kesimler doğrudan bu insanlardı.

Diğer iki uçta ise zenginler ve fakirler vardı. Ortadirek sınıfı iki yapı arasında tampon görevi görüyor ve bir anlamda sosyal sorunların bertaraf edilmesi için sigorta görevini de ifa ediyordu. Bu kesim içinde esnaflar da vardı, küçük ölçekli işletme sahipleri de. Ekonominin can damarı olan “ara elemanları” bulmak yetiştirmek onların sorumluluğundaydı. “Eti senin, kemiği benim” tabirinin muhatabı bunlardı. 28 Şubat’ta İHL’ler ve meslek liselerine yapılan müdahalelerle birlikte Türkiye, küresel sistemin tam anlamıyla kucağına itilmiş oldu. Uluslar üstü şirketlerin açık hedefi haline getirildi. İnsanlarımız üretmeden tüketmenin doyumsuz hazzını yaşayan bir hedonist topluma dönüştürüldü. Daha doğrusu bu yapılanlarla birlikte küresel sisteme entegrasyon! daha da hız kazandı.

Bugün meslek liseleri açık ama hala bu sorunun çözümü için gerekli ve kalıcı adımlar atılamadı. “Ha meslek lisesi, ha düz lise illa da üniversite” şeklinde yapılan propagandalar maalesef gençlerimizi zanaatkâr meslek dallarını tercih etmekten uzaklaştırdı. Terzi, berber, tesisatçı, oto tamircisi, elektrikçi, pastacı, börekçi, kaportacı, aşçı, marangoz, ayakkabıcı gibi ne kadar meslek dalı varsa hepsi çırak bulmakta zorlanmaya başladı. Üniversite okumak elbette önemlidir ama sanki her şeymiş ve olmazsa olmazmış gibi sunuldu. Okuma-yazma bilmeyen ebeveynlerce adam gibi yetiştirilmiş bir nesil, üniversite mezunu değilsen adam değilsin noktasına getirildi. Bunun yanında mahalle kültürü de ortadan kaldırıldı. Bedenler gökyüzüne yaklaştırıldıkça, ruhlar çareyi depresyon ilaçlarında arar oldu. İş yapamaz hale gelen esnaf AVM’lerde üç kuruşa işçilik yapmaya başladı. Mağazaların reklam tabelaları batılıydı ama çalışanlar yerli kölelerden seçildi. Emperyalizmin çarklarının arasına sıkıştırılan bedenler çaresizliğe terk edildi.  İzzet, şeref, onur, haysiyet, edep, insanlık, komşuluk, gibi ne kadar değer varsa hepsinin derecesi cüzdanlardaki şişkinliğe göre tarif edilir oldu. Daha dün iki odalı evlerde misafir kabul ederken her şeyini paylaşabilen toplum bugün çok odalı evlerde yalnızlığı yaşamaya başladı. Herkes yüzünü maskelerin arkasına gizledi. “Ne derler” korkusu ve “desinler” düşüncesi hayatın her alanında toplumu kasıp kavurdu.

“Beyaz Türkler” diye nitelenen halktan kopuk bir yaşam süren kesimlerin yerini bugün başkaları aldı. “Beyazlar” toplumdan kopuktu. Bunlar ise yaşadıkları kimlik çatışmalarıyla kendilerinden koptular. Dün hayata bakışta ana kriterlerin başında “sonumuz ne olur” korkusu ve “Ne oldum deme, ne olacağım de” düşüncesi vardı. Bugün bu korku ve düşünce yerini eldeki imkânlara daha da sıkı sarılmaya bıraktı.

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret” düsturunda terazinin kefesi dünya lehine ağır basmaya başladı. Koltuklar oturmak için değil, “ya kaybedersem” korkusu ile başların üzerinde taşınan materyallere dönüştü. “Her koyun kendi bacağından asılır” mantığı ve “ben olmazsam nasılsa başka birisi burada oturacak, öyleyse ben oturmalıyım” inanışı sözde gerekçeleri herkesin eline ve gönlüne sıkıştırıverdi.

“İki günü birbirine denk olan ziyandadır” hitabı ana eksenden ayrılmadan değişmek ve gelişmektir. Oysa şimdi yaşananlar başkalaşmak ve dönüşmektir. Dünyevileşmedir. Kendinden uzaklaşmadır. Mananın anlamını maddeye esir etmektir. Modernizmin dayatmalarına boyun eğmektir. Değiştirme maksadıyla çıkılan yolda sisteme teslim olmaktır. 

Ortak sorun “Allah’a inanıp, Allah’a güvenmemektir.”

Başta kendi nefsimin, sonra da bütün dostların tekrar tekrar üzerinde düşünmesi gereken “Ey iman edenler, iman ediniz” hitabını anlamaya çalışmak olmalıdır.