Her Saniye Önemlidir!

Abone Ol

Titreyen ellerinden düşüp parçalanmış anıları toplayıp bana anlatırken Maria, pencereden dışarıya bakıp, gecen zamana hayıflanın, biriktiremediklerine üzülmenin ne kadar kötü bir akıbet olabileceğini içimden geçiriyorum. Her şeyi sayarak yaşayan insan için, yaşamı (ömrü) sayamamak ne vahim bir hâl olsa gerek. Her şey uçup gittiğinde eller başta kalmak ne hazin. Böyle bir anda her şeyi söyleyince asıl söylenmesi, sorulması gerekeni ıskalamış olmuyor muyuz? Hayat ne kadar da önemli değil mi Maria? Elbette bunun önemini benden daha iyi kavrayacak kadar uzun yaşadın ve daha çok şey gördün. Elbette sana zamanla ilgili bir tavsiyede bulunacak halde değilim. Ama her zaman yeniden başlamak için insanın birçok nedene sahip olduğunu bilecek yaşlara eriştim. Başlamak işte en zor olanı. İlk adım her zaman zor ve çoğu zaman cesaret kırıcıdır. Kocaman bir hayatın ellerinden kayıp gittiğini düşünüyorsun ama yaşadığın her anın kıymetli olduğunu unutuyorsun. Belki herkesin hayatını kolaylıkla yürüttüğünü ve kendini beceriksiz olarak algılıyorsun, belki de sana öyle hissettiriyor çevrendekiler ama insanın elinin emeğinden daha kıymetli ne olabilir ki?

Kaybettiğini düşündüğün onca zaman, onca insan ve hele emek emek büyüttüğün evlatlarının dahi arkalarına bile bakmadan gidişleri ve bütün bunlardan sonra kendini terk edilmiş hissediyor olman, belki hislerinin hepsinde haklısın. Belki de bütün bu her şeyi karşına alıp, adanmışlığın seni sen yapan şeydir. Elbette herkes her şey ellerinden kayıp gittiğinde düştüğün boşluk, yaşadığın o ince sızı da senin insan olmanla alakalı bir durum. Sen bir insansın ve insan, hayatındaki bütün anların birleşimidir. Asla geç değildir başlamak için… Belki de bütün bu hengamenin içinde yaşamak için gerçek bir nedene sahip olamadan, hep araçları amaç edindiğimiz için bütün bu kırılmalar, kırgınlıklar yaşanıyor. İnsan ya gerçek sorumluluklarının gereğini yerine getirecek ya da içinde bulunduğumuz zamanın öngördüğü o değersizlik duygusunun dehlizlerinde kaybolacak. Bugün mesela sana çok uzak olan felah kavramı bize de çok uzak.

Kimsenin felahını öngörmeyen, kimsenin felah bulmasına imkân tanımayan bir çağın gürültüsü içerisinde kendi yükümlülüklerini yerine getirip huzur içinde insanın, etrafına bakabilmesine müsaade edilmiyor. Haliyle insan sadece kendini suçluyor ya da her şeyden kaçması ve körlüğünü ziyadeleştirmesi için ona sürekli anı yaşaması salık veriliyor. Oysa insan için her an kıymetli, mühim ve sayılıdır. İnsanın bu kadar sınırlı bir şey için sınırsız bir gamsızlık yüklenmiş olması ya da hayatının sadece haza indirgenmiş olması ve bir bakıma madden ölçülüp değerlendirilmesi tuhaf değil mi? Hayatımızı kapsayan bütün eşyalar, bütün imajlar, simgeler ve değer diye atfettiğimiz her ne varsa bir kutuya koysak acaba kaç tanesini sürekli sahiplenmek isteriz ve gerçekten yüklediğimiz anlamları gerçekten karşılayıp karşılamadıklarını görmek isteriz?

Bütün hayatımız boyunca unutmamak için altına mim koyduğumuz şeylerin kaç tanesini hatırlıyoruz. Hangi ayrıntılarda kendimizi oluşturan izleri bulabiliyoruz. Onun için içimizi yakan pişmanlıklar, hüzünler, hayıflanmalar, öfkelenmeler bizi gerçekliğimizden alıkoyuyor gibi. İçimizden merhameti (en çok da kendimize -kendine acıma ile karıştırılmamalı- gösteremediğimiz merhameti ve kendimizden esirgediğimiz, kendimizi bağışlamayı/affı), affı söküp atan ve şefkatsiz bir şekilde bizi açıkta bırakan bu dünyada, kendine acımak ve acınmak en büyük yoksunluktur. Herkesin bu yoksunluğa sahip olması isteniyor belki de… İhmallerimiz, umursamazlıklarımız, tembelliklerimiz ve dünyada gerçekten var olma sebebimizden uzaklaşmamız yükümüzü ağırlaştırıyor. Her geçen gün taşınmaz hale gelen bir dünyayı sırtlamak zorunda kalarak bize biçilen kalıba razı oluyoruz, ne kötü! Oysa, her nefesinin sayılı olduğunu unutan insana hayat ne zor. Unutma! Her saniye önemli. Hoşça bakın zatınıza...