Varlık neden ve bilincini yitirdiğimizden beridir ki
dünya bir kaos içinde. Varlık bilincimiz yaşama ve yaşatma üzerine. Yaşarken
güzellikler ve iyiliklerle olmak gibi bir sorumluluğumuz bulunuyor. Biz, biz
olamadığımız için dünyanın hali karanlık ve karmaşık. Kendimizi küçük
görüyoruz. Oysa yeryüzünün dörtte biri Müslüman. Bu, az bir güç değil.
İnsanız ama Müslümanız. Müslümanız ama sorumluluk
alanlarımız çok. Müslümanlar sorumluluklarını bildiklerinde ve kendi ruhlarına
uygun yaşadıklarında etkileri bilinenden çok daha fazladır. Bundandır ki bu
etkinin varlığı başkalarını rahatsız ve tedirgin ediyor.
Müslümanlar güçlerinin farkında değildiler. Güç, silâh
ile olmuyor. Silâh öldürücü bir nesne, yok edici, ortadan kaldırıcı. Yaşatıcı
ve var kılıcı değil.
Kendimizi terk ettiğimizden, asıl değerlerimizi
yitirdiğimizden beri kendimizden söz edemiyoruz. Biz, biz olmadığımız ve
olamadığımız için başkalarını soluyoruz, başkalarını yaşıyoruz, onların hayat
anlayışlarını kendimize uyarlıyoruz. Böylece üstün olduğumuz zehabına
kapılıyoruz.
Kimin silâhlarıyla, kimi ne için ve neden öldürüyoruz
Her ölüm bizdendir, her ölü biziz.
Her geçen gün hem tüketiyoruz, hem de tükeniyoruz.
Adımlarımız kendimize dönük değil. Başkaları için yaşıyoruz sanki. Başkaları
kazansın diye birbirimizle savaşıyoruz. Onlar tek yönlü bir kazanç içinde değildirler.
Silâh sanayii ve sektörü güç kazanıyor. Silâh tüccarlarını zengin ediyoruz.
Müslümanlar Müslümanları öldürdüklerinden yeni haçlı savaşlarına gerek
kalmıyor. Onlar savaş meydanlarına atılmıyorlar, çünkü insanları onlar için
kıymetlidir. Bizi bizimle vuruşturarak haçlı savaşlarını bize yaptırtıyorlar.
Biz birbirimize haçlı kesiliyoruz. Boyunlarımızda bir tek onların haçları
eksik. Onlar adına onların zaferlerini kutsuyoruz. Biz öldükçe onlar zafer
çığlıkları atıyorlar. Biz birbirimizi tükettikçe onlar huzur buluyorlar. Biz
kültür şehirlerimizi harabeye çevirdikçe onlar rahatlıyor ve soluklanıyorlar.
Birbirimizi öldürdükçe bir zafer kazandığımız sanıyoruz.
Birbirimizi öldürdükçe tükendiğimizin farkına varamıyoruz. Kelle hesabı
yapılıyor. Onlardan şu kadar bunlardan bu kadar öldü diye seviniyoruz. Diye
diye milyonlarca insanımızın öldüğü göz ardı oluyor.
Silâh her zaman için acımasızdır, adaleti yoktur. Bir
insana kıyıldığında o nesneler birer canavar âletidir.
Devletimizi yitirdik. Bölük pörçük, geleneği olmayan
nevzuhur küçük parçalı, minik devletçiklere razı olduk. Bu yetmedi
kabileciliğe, yöneldik. Artık ırklarımız da tatmin etmiyor. Ümmet olma
bilincini yitirdik. Batı AB ile ümmet olmaya, tek devlet olmaya yönelmişken biz
parçacıklara bölünüyoruz.
Artık bize ait olan bir Bağdat ımız, bir Şam ımız, bir
Halep imiz, bir Şırnak ımız, bir Diyarbakır ımız yok. Şehirlerimizi haçlılar
bombalamıyor biz bombalıyoruz. Her birimiz emperyalizmin birer oyuncağıyız. Her
birimiz onların tetikçileriyiz. Çemberimiz giderek daralıyor.
Cihadımız birbirimize karşı savaşmak. Soylarımızı
kurutmakla övünüyoruz.
Cihadımız zengin sofraları, tıkınmalar. Sosyal medya
üzerinden mülklerimizi, arabalarımızı, dünyalık heyecanlarımızı paylaşıyoruz.
Mollalarımız zengin sofralarda su bardağı koyacak yer dahi bulamıyorlar.
Şişiniyorlar kendilerinden geçiyorlar. Laik ve seküler dünyanın hem karşıtı hem
yandaşı oluyorlar. Onlarla savaşır gibi görünürken onların sofralarına katkı
sunuyorlar. Cihatlar midelerden geçiyor.
Anlattıklarına kendileri de inanmadıklarından karşılık
bulamıyorlar. Söyledikleri boşluğa olan üfürüklerden öteye geçmiyor.
Yaşadıkları ile söyledikleri çelişiyor.
Kendi yolumuzu bulmadıkça başkalarının yolu üzerinde
olmaya devam edeceğiz demektir. Ne yol, ne üslup ne de yaşadığımız hayat bizim.
Yani biz, biz değiliz.