İnsanın doğumu ile ölümü arasındaki koşturmacayı düşününce bir arayış olduğunu görmek mümkün. Ya da “bulamayış” demeliyim belki de.. hep bir eksik var hayatımızda ve biz onu tamamlamak için koşturuyoruz. Tayin edilen zamana kadar da bu böyle devam edecek.
Bu arayışı her zaman hatırlamak mümkün olmuyor. Hayat bu, sillesi çok, mücadelesi çetin. Nelerin eksik kaldığına dikkatimizin çekilebilmesi için sebepler gerekiyor. Kendi başımıza bu sebepleri bulmak zorlaşabiliyor. Zira akletmek zor zanaat, kalabalığı takip etmek kolayımıza geliyor. Yanımızda bağıran varsa bağırmak zor gelmiyor bize. herkesin sustuğu anda konuşmayı, bağırmayı unuttuk. Eksik kaldı işte. Utandık belki, belki cesaretimiz yıllık izindeydi. Hatırlamak lazım eksikleri. Tamamladığımızı zannettiğimiz eksiklerimizi. Yamadığımızı sandığımız delikleri hatırlamaya çalışalım olmaz mı Kapanmadığını bilelim hiç olmazsa. İğne iplik bulduğumuz anda aklımıza ilk o söküğü dikmek gelsin…
Ortamlarımız kalabalık. Arkadaşlarımız masalara sığmıyor, taburelere oturmaya başlıyorlar bir süre sonra, ayakta durmayı göze alabilecek olanlar bile var. Kalabalık ortam ama “dost” ve “dostluk” eksik farkında mısınız
Ramazan geldi. Hoşgeldi, sefa getirdi. Sofralarımıza neşe getirdi. Masanın üzerine baktığımda gözlerim kamaşıyor. Masada hurma var, hoşaf var, çeşit çeşit yemek var, güllaç var ama fakir eksik! Kardeş eksik! Nefis terbiyesi eksik. İbadet olmaktan çıkıp adet halini alınca bu zamanlar içini nasıl boşalttığımızı da farkedemiyoruz herhalde. Biz eski ramazanlara öykünürken asıl Ramazan bizi sınıyor. “Nerede o eski Müslümanlar ” dediğini duyar gibiyim. Ramazan ritüelleri tamam. Pide yumurtalı, tv programları ağdalı, kahretsin diş fırçalamak bu Ramazanda da orucu bozuyor. Televizyonlarda hocadan geçilmiyor ama din eksik! İlmihal eksik. Tamamlamak isteyen de yok gibi görünüyor.
Paris’i, Brüksel’i, Roboski’yi hatırladık hep, hatırlattık kendimize. Arakan eksik, Kudüs desek Gazze eksik, Mısır desek Bangladeş eksik, Keşmir desek Afrika eksik. Zekatımızı hesapladık hesaplamasına ama fitremiz eksik. 15 Tl’ye doyar sandık bir aç! Teoriyi sevdik, pratik eksik. Bahane üretmek konusunda bizden iyisi yok, hareket eksik!
Protestanlaşıyoruz farkında mısınız Hemen kızmayın. Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak varken kendimize din elbiseleri dikiyor olmamızı nasıl tanımlarsınız siz olsanız. Merkezden uzaklaştığımızı sizde farketmiyor musunuz
Fena kitaplar okuyoruz. Dünya klasiklerini ezbere döndükten sonra, das kapitali çözümleyip, sokratın peygamber olma ihtimalini tartıştıktan hemen sonra, her konudan Amerika’ya çıkabildiğimiz düzlemde “ne güzel de oldu” diye keyiflenirken farkedemiyor tabi insan. Kitap çok, ilmihal eksik. Marx’ı çözümleyen canım benim Ömer Nasuhi’yi tanımıyor. Kafka’yla kafayı bozan, Çehov’u kaide zanneden akılla tuhaf gdo’lu hikayeler yazmaya başladık ama içinde bulunduğumuz zaman ve yaralarımız eksik. Filmleri eleştirmekten kekremsi bir tat geldi ağzımıza. Elimizde kavram çok ama “yapmak” mastarı eksik.
Bu eksikleri tamamlamadığımız sürece delik büyüyecek gibi görünüyor. Herkesi defansa çağırdığımızdan beri forvetimiz eksik. Kanatlarımız eksik. Zemin eksik, forma eksik, krampon yok!
Teraziyi dengelemek için her iki kefenin varlığına da iman etmek gerekir. Hatırlatma benimkisi…
MEKANI CENNET OLSUN
Muhammed Ali vefat etti. Rabbim cennetine koysun İnşaallah. Birden nasıl bir kahraman olduğunu hatırlayıverdik. Ölmesi gerekiyormuş demek ki. Benim aklımda ise başka bir hali var. Bu da anlatılmıştır belki ama olsun. Tekrardan ziyan çıkmaz. 11 Eylül saldırılarından sonra bir gazeteci tüm öfkesiyle bir soru soruyor enkazın olduğu yere gelen Ali’ye. “Bu saldırıyı gerçekleştiren insanlarla aynı dine mensup olmak nasıl bir duygu ” Ali gayet sakin cevaplıyor gazetecinin sorusunu: “Ya siz…Hitlerle aynı dine mensup olmak nasıl bir duygu ” Hollywood Ali diye bir film çekmişti. Tam olarak Ali’yi anlattığını söylemek mümkün değil. Yenisini çekmek lazım. biri yapsın da izlesin diye beklersek…böyle böyle her duyduğumuza ve gördüğümüze inanmaya başlıyoruz zaten. Neyse…
BAZEN UZAKLAŞMAK GEREKİR
Ramazan Ay’ı gelmeden birkaç gün İstanbul’un hengamesinden uzaklaşalım dedik. Çoluk çocuk düştük yola. Biraz deniz seyrettik, biraz yosun kokladık ama en önemlisi dostlarla bir aradaydık. Bizi karşılayan ve transferlerimizi sağlayan Fatih Tutkun’a, Kalkan’da bizi misafir eden, Osmanlı Cafe’sindeki o eşsiz müzik ziyafetinin kıyısında çaylarımızı sohbetiyle demleyen Mustafa Yaman’a, kısa da olsa çayımızı bölüşen, en çokta derdimizi bölüşen Muhammed Esiroğlu’na müteşekkirim. Arayı uzatmayalım ve tekrar edelim olmaz mı
Kalbinizin sahibine emanet olun…
Eyvallah!!!