Hep birileri çile çekmiş, birileri de sefa sürmüştür

Abone Ol

Hemen her dönemde birileri fikirlerinin ve inançlarının çilesini çekmiş, bunu anlayış ve inanışlarının bir gereği olarak görmüş, birileri de olayları kenardan seyretmelerine rağmen hareketin öncüleri görüntüsü vermeyi becermişlerdir. Kısacası her hareketin bir çilekeşleri bir de nimet devşirenleri olmuştur. Aynı şeyi çalışma hayatına bakarak da söylemek mümkündür. Hemen her iş yerinde bir eli kıçında dolaşanlar, etrafa akıl dağıtanlar vardır bir de işi omuzlayıp götürenler.

Bu noktada cezaevlerinde devam eden açlık grevlerine sözü getirmek istiyorum. Fikri, zikri her ne olursa olsun insanların açlık grevleri ile hayatlarını kaybetmesini istemek, buna alkış tutmak mümkün değildir. Ne var ki bu açlık grevlerinden kendileri bakımından çıkar sağlayanlar, ortamın gerilmesi, bazı makamların bir takım tavizler vermeye zorlanması için açlık grevlerinin devam etmesi, hatta insanların bu yolda hayatını kaybetmesini stratejilerinin bir parçası olarak görenler vardır. Geçtiğimiz Salı güne Akit gazetesinin sürmanşete taşıdığı bir fotoğraf, "Biz kuzu kebabına siz ölüm orucuna" başlığı, yukarıdan beri izaha çalıştığımız anlayış ve davranışın günümüzdeki versiyonunu gözler önüne seriyordu. Haberin başlığının hemen altında "Kürtleri açlık grevine teşvik eden PKK ve BDPli yöneticiler mükellef sofralar kurup karınlarını tıka basa doyuruyorlar" denilerek fotoğraf yorumlanıyordu. Öyle sanıyorum ki bu fotoğraf ve başlık içeride açlık grevini sürdürenler üzerinde bir uyanmaya vesile olmuştur. Olmasını temenni ederim. Ancak, cezaevlerinde açlık grevini sürdürenlerin çoğu zaman bu haberlerden haberdar olmaları mümkün olmadığı gibi olsa bile içerinin insanlar üzerinde oluşturduğu hava, mensubiyet duygusu isteseler de çoklarının açlık grevine son vermelerini engelleyecektir. Bu arada sözünü ettiğim fotoğraf ve haberin yayınlandığı gün Başbakan Erdoğanın "Kendileri kuzu kebap yiyor,Siz açlıktan ölün diyorlar" sözleri açlık grevindekileri bu yoldan vazgeçirmeye yönelik olabilir diye düşünüyorum.

Buna karşılık Başbakanın bu konuşmayı yaptığı gün BDPliler de cezaevlerindeki açlık grevlerine destek için Hayatı durdurma eylemi yapıyor, bazı illerde kepenkler kapanıyor, çocuklar okula yollanmıyordu. Bunları organize eden BDPlilerin siyasi bir kimliğe bürünmüş, bunun da ötesinde dokunulmazlık zırhının arkasında sipere yatmış olduklarını hatırlatmaya gerek yok diye düşünüyorum.

Belli ki birilerinin ölümü ya da sakat kalması adına birileri dün olduğu gibi bugün de ellerini kollarını sallayarak kahramanlık taslamaya devam edecekler. İşte bu noktada yazımın başında dikkat çekmeye çalıştığım hemen her hareketin içinde kimilerinin uzun yıllarını cezaevlerinde geçirdiğini, kimilerinin hayatını kaybettiğini, kimilerinin ise siperde işin sonuçlarını kâr hanelerine yazdırdığı gerçeğini tekrar hatırlatmak isterim. Kısacası olayları hep kenardan seyredenlerin kahramanlık tasladığını, hayatını ortaya koyanların ise bir süre sonra unutulup gitmeye mahkûm edildiğini görmek gerekiyor. Mücadele yolunda geçmişte hayatını kaybetmiş olanların zaman zaman hatırlanması, anma günleri düzenlenmesi ise bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Bunu söylerken bir insanın inancı uğruna hayatını ortaya koymasını eleştiriyor değilim. Samimiyet yeri geldiğinde davası uğruna hayatından vazgeçebilmeyi gerektirir. Ancak, nutuk atanlarla gerçekten hayatını ortaya koyanların aynı kefede değerlendirilmemesi, palavracıların mükâfatlandırılmaması gerekir. İdealistler yaptıklarını reklâm için yapmadıkları için sessiz kalmayı tercih ediyor olunca da çıkarcılar hep iki ayaklarının üzerine düşüyor. Bunun sonucu olarak da toplumda idealizm giderek kayboluyor, meydan çıkarcılara kalıyor.

Söz gelimi geçmişte liderinin gizli toplantısından bir gazete muhabirini haberdar ederek toplantıya katılan kişinin, görüşmeden çıkarken fotoğrafının çekilmesini ve gizli toplantının gazetede manşet olmasını sağlayan birilerinin, bugün o lidere methiyeler düzüyor olması eski çarkın döndüğüne bir başka örnek olmaz mı