Hem zayıf, hem iktidarcı herkesten

Abone Ol

Kaşıkçı’da olsa haberi kaşıkla

(Bir Soru: Cemal Kaşıkçı vahşi cinayeti Türkiye’de işlendi. Bu cinayetle ilgili en güçlü makaleler, yorumlar, analizler, haberler nerede yayınlandı? Türkiye’de mi? Hayır ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, başka ülkelerde. Türkiye medyasında büyük bir yetersizlik var.)

Geçtiğimiz perşembe gününün “Milli Gazete”sindeki Mehmet Şevket Eygi yazısının ikinci paragrafıdır, yukarıda okuduğunuz “Bir soru.”

Son cümledir benim dikkatlere sunmak istediğim. “Türkiye medyasında büyük bir yetersizlik var.”

Bir haftadır bazı notlar alıyordum aynı konu üstüne. Yani medyacı insanlarımızdaki düşüşü bir üstadın vurgulaması, bize de temyizi olmayan bir karar gibi geldi.

Gerçi bizim tasarladıklarımız “Kaşıkcıcinayeti”ni hariçte tutan diğer günlük haberlerle ilgiliydi ama... Buradan da başlayabiliriz.

“Makaleler, yorumlar, analizler, haberler..”in güçlü olanlarını soruyor Eygi ağabey. Bu ülkenin medyasında izleri olmadığını gözlere sokmak için.

Makale, yorum ve analizleri hangi sera ürünü medya kalemcisinden bekleyeceğiz sorusu şurda dursun, resmi ağızlar neyin, ne kadar bilinmesini istiyorlarsa, o kadar koklatmalarına haber diyoruz?

Üstelik yeni bir haber verme şekli getirdiler, bilgi resmiyetten gramla ve karneyle dağıtılır olunca.

“Yeni görüntüler ortaya çıktı!”

Varsın günler geçmiş olsun bir olayın üstünden. Her resmi bilgi bunlara yani bugünkü medyacılarımıza yeni gelir, maaşlarına da ek gelir..

Nerede ortaya çıktı, nasıl ortaya çıktı, niçin ortaya çıktı sorularına cevap hazırlamak zahmet ister. Hem bizimkiler hazırlayıcı değil hazıra konucu sınıfına atlamışlardır. Çok haberleri atlamışlardır. Resmi bilgilere haber diye çok atlamışlardır.

Konsoloklukta cinayet!

Her cinayetin bir mesajı varsa, ve bu mesaj, cinayetin işleniş şeklini çizmekten, faillerin kimliğini tesbitten önce okunmuyorsa, o cinayetin kriminal değeri olmayan çok dedikodusu üretilecek demektir. Dahası, cinayetin gizlediği geleceğin bir tarihi gözlerden kaçacak, tesbit edilemeyecektir.

Hrant Dink cinayetindeki mesajın okunamamasının, ülkemizi 15 Temmuz’a taşıması, bir örnektir bu tezlerimize.

Nasihati musibetlerden almak yahut leb demeden leblebiyi anlamak

“Yaşadığımız acı hadiseler, kamplaşmalara izin verilmemesi gerektiğini gösterdi.”

Savcılarımızın tayin gününde, onlara karşı yaptığı konuşmanın bir cümlesidir bu sayın Cumhurbaşkanı’mızın.

Kamplaşma istemiyorum artık, diyorsa bir Cumhurbaşkanı şimdi, buna ilk uyacakların resmi sıfatlılar olması gerekmez mi? Önce onlar kaçınmalıdırlar, kamplaşmalara malzeme olacak hal ve hareketlerden ve üstten üstten konuşmalardan.

Resmi ağız haberciliğini ve kamplaştıran resmi ağızları birlikte gösteren bir örneğimiz var.

Geçen hafta yazdığımız bir konuyu tekrar analiz ederken, hem medyadaki yetersizliği örneklendireceğiz, hem sayın Cumhurbaşkanı’nın değindiği bir kamplaşma durumunu..

Ne demişti bir spor kulübümüzün ve Golf federasyonunun başkanı sıfatlarını birlikte taşıyan bir insanımız? “İma ile imaj oluşturmak” başlıklı yazımızda işlemiştik. Konuk olduğu tv programındaki mesajcı bir izleyicinin yardımı ile başka bir spor kulübümüzün eski başkanını kastettiğini, haberlere başlık olan “Anlayan anladı” kelimeleriyle duyurmuştu hani..

Anlayacak olanlar anlamaya durmadan, programın yöneticisinin önce anlaması ve müdahale etmesi gerekirdi. Yani yeterli bir gazeteci olsaydı.. Yani o mesajcı seyirci gelmeden daha.. Şu soruyu sorması şart olmaz mıydı?

“Sayın Başkan! Kastettiğiniz birisi var. Lakin o insanın karşısında gördüğünüz birileri daha var. Muhtemelen onlar diğer kulüplerimizin, sizin taşıdığınız sıfattan taşıyanlarıdır. Bu durumda siz onları itham etmiyor musunuz, kapı, masa, perde kelimeleriyle anlattığınız bir işi akıllara düşürürken?”

Programcı gazetecimiz işte o yetenekte olsaydı, karşısındaki resmi kişinin dediklerini analiz etme ve karşı soru sorma ihtiyacı duyardı. Bu durumda ise haberin başlığı, “Anlayan anladı” olmaz, “itham etti” olurdu.

YETERSİZLİK, FETÖ TAHRİBATININ NETİCELERİNDENDİR

“Görüntüler ilk kez ortaya çıktı! Darbeciler 225 askeri böyle rehin almış.”

15 Temmuz’un tarihi 2016’dır.

Gazetecilerin bu haber başlığını attıkları geçtiğimiz Pazar gününün tarihi ise 11 Kasım 2018’dir.

İki yılın her haftası “ilk kez ortaya çıktı.” “İlk kez görüntülendi” gibi haberlerle geçirilmeşse medyamız tarafından, ortada cevaplanması gereken bir soru var demektir.

Bu tip haberler, FETÖ’yü büyük göstermek amaçlı değilse, devlet güçlerinin zafiyetlerini ilandır.

Ya, bu ne büyük FETÖ çöz çöz bitmiyor;

Ya da bir halleri ancak çözüldü...

Bir misal daha vererek şimdilik noktalamak istiyoruz medyamızdaki yetersizliği yahut yeteneksizliği...

SP milletvekili Cihangir İslam’ın meclis konuşmasını provakasyonlarına malzeme yapmak isteyenlerin ortak bir hücum noktaları vardı: 15 Temmuz şehitlerinin incitildiğini iddia etmek...

16 Temmuz’da keşfedilmiş kamyoncu kadının kamyonu anıtların tepesine çıkarılırken ve kamyoncu kadınla başkanınıza göğüs göğüse İsmet Paşa pozları verdirilirken, 15 Temmuz şehitlerini incitmiş olmadınız mı?

Neyinize, ne yetmemişti ki, oluk oluk para akıttığınız reklam firmaları kamyoncu kadın ayarlamak zorunda kalmışlardı.

MAKSATLARI İSTİKLAL MARŞI’MIZA İTİRAZLARIDIR

Türk sazanın derdi türkçe ezan

“Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.

Köylü anlar manasını namazdaki duanın

Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’an okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın

Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın.”

Ezanın Türkçe okunması kararında bu Ziya Gökalp şiirinin etkisi inkar edilemez. Yeni Türkçe ile söylersek “Yadsınamaz.”

Öğretmen “yadsınamaz” kelimesinin cümle içinde kullanılmasını ister. Maksadı belli: Genç dimağlara (Türkçe) öğretmek.

Çocuklardan birinin cevabı, yaşadığımız dil kaosunun boyutlarını kitaplık çapta (Rahmetli Necip Fazıl Üstad’ın kullanımıdır) anlatan bir cümledir.

“Hava soğuk olduğunda, dedem yadsı namazını evde kılıyor”

Hayalindeki bir ülkede yaşayan ve ütopyasını herkese kabul ettirmek isteyen bir şairin, öyle bilindiği için biz de öyle diyoruz, arzusunun illa gerçekleştirilmesi derdine düşenler, karşılarında sorgulayanları bulsalardı, hala tartıştığımız o geçmişi nasıl yaşardık acaba?

“Bir ülke ki bu başlangıçta, yaşadığı ülkeyi olduğu gibi kabul etmek yok. Red var dahi denilebilir.

600 yıl ezanın aslı gibi okunduğu bu ülkede, ne eksik kaldı, ne kaybettinki Türkçe ezan istiyorsun? Soru bir.

Köylünün anlamasını dert edinenler sanırsınızki, köylüden yanadırlar, köylüyü kendilerinden fazla düşünüyorlar..Halbuki, bu cümlenin içine gizlenen aşağılamayı, horlamayı gündem yapmalıydı bir karşı duruşcu.

Köylüdür, şimdiye kadar anlamamıştır, anlamadan yaşamıştır. İşte bu acıyor görünmenin bir ucu da “Köy Enstitüleri”ne çıkmıştır.

Üç kıtadaki bir imparatorluğun kültürünü ve insanlarının kalitesini inkar etmek ve onları kendi yetersizliğinde görmek ise, şairin son mısrasında ilandadır.

Şehid kanlarıyla sulanan bu vatan değil, ki içinde diğer dinlere tabi insanlar var, ezanı ve Kur’an’ı da Türkçe olan bir yer bul, senin vatanın orası olsun, diyor.

Ziya Gökalp o gün öyle yazmış da bugün daha bilimsel, insanî ve gerçekçi mi düşünüyor yolunun takipçileri? Hayır!

“Daveti Arapça yerine başka bir lisanla yapmanın ne zararı olabilir?”

Bu satırlar, vaktiyle “Huzur” veren bir cemaat gazetesinde yetişmiş ve kendilerini gazeteci diye tanımlayan ekzantiriklerden birine ait.

Birkaç dilin birden konuşulduğu bir dünya şehrinde, sen, başka lisan derken hangisini kastetmiş olacaksın?

Menderes tavrı

Türkçe sevici olduklarını ilan edenlerin ezanımıza karşı bu tavırlarına en güzel cevabı veren rahmetli Menderes’e getirmek istiyoruz sözü.

14 Mayıs 1950’de Türk halkının dirilişini dünyaya ilan ettikten sonar, 16 Haziran 1950’de ezanımızın aslı gibi okunmasını sağlamasının destanından insanımızı haberli kılmak bizim borcumuzdur.

Menderes Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla yürürlükten kalkacak o yasağın yazısını, Ankara havaalanında iken görevli kişiyle gönderir ve ona derki: Sayın Cumhurbaşkanımız imzalamazsa eğer, ben şimdi buradan uçakla Adana’ya gidiyorum: Orada öğrendiğimde geri dönmem. Aydın’a Çakırbeyli çiftliğine giderim ve oradan hayatımın sonuna kadar çıkmam?

Menderes, başbakandır.

Menderes, DP kurucusu ve genel başkanıdır.

Menderes, CHP’nin düzenine son verendir.

Dönmem derken, vazgeçtiklerini bugün hangi yöneticimizin hafızası alabilir.

Altı kere gidip yedi kere gelen ve git gel sendromundanmuzdariplerin neler kaybettirdiğini de bu ülkeye, bir düşünürseniz...

O “Menderes tavrı”dır işte, Celal Bayar’a o gün o hükümet yazısını imzalatan. Zira Menderes’i en iyi Celal Bayar tanıyordu ve Menderes’siz bir DP iktidarı olmayacağını, hatta İnönü’nün nefes aldırmayacağını da adı gibi biliyordu.

“Aynı gün Celal Bayar’a telsizle gönderilmiştir” cümlesini internet sitelerinden okursunuz. Hangi maksatla yazmışlarsa artık.

Söz, Menderes devrinden açılmışsa, aktüelliği her dem tazelenen “Atatürk’ü Koruma Kanunundan da bahsetmeliyiz.

Şahsi kanatimdir şimdi burda okuyacağınız satırlar. Okuduklarımdan süzebildiğimdir.

Menderes’in bir hedefi vardı: Atatürk’ü tartışma dışına almak, başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak 27 yıl devlete hakim olmuş İsmet İnönü’nün basında ve zihinlerde yargılanmasını sağlamak.

1927 yılında başbakanlıktan alındığında “Beni halkın önüne atmayın” diyen İnönü’nün, yokluk zulümünden, savaşa sokmadım, babanızı öldürtmedim savunmasıyla kurtulamayacağını bizzat ona göstermek.

Menderes’i ve bu niyeti iyi bilen İnönü ve adamları ilk itirazcılarıdır bu konunun. Tek kişiyi koruyan kanun mu olur, dayanakları.

Sonra görürler bu kanunun kendileri açısından yararını, ki muhaliflerini Atatürk düşmanı olarak suçlamaya çoktan hazırdırlar ve sahiplenirler.

DP grubunun ve basının duyarlılıklarının yeterli olmamasını da hesaba katarsanız, koskoca  10 yılı “İsmet Paşa asker kaçağdır diyorlar” yalanının arkasında geçirmiş bir CHP görürsünüz.

Okuduklarımıza, yazdıklarımıza elbette etkisi olacaktır yaşadıklarımızın, tanık olduklarımızın.

Doğum tarihleri (tevellütleri) 1300’lü tarihler olan çok insanı tanıdım, babam da onlardan biri olduğu için.. Siyasi olarak ikiye ayrılırlardı, camide aynı safta bir olmalarına rağmen..

“Paşacı”ydı muhalifler. Bizimkilerin “sağır” sıfatını kullandıklarına hep böyle diyordular.

“Paşa, paşa, paşa”

Bir gün en koyu olanına, asılmasının üstünden birkaç yıl geçmesine rağmen hala Menderes antipatisi bitmemiş bir arkadışına babamın, yalnız kaldığımızda sorduğum “siz İsmet Paşa’cısınız. Atatürk’ü neden anmıyorsunuz” gibi bir soruma verdiği cevap, bazı kanatlerime anahtar olmuştur.

“Bir tane paşa vardır, o da İsmet Paşa’dır. Atatürk’ü Atatürk yapan İsmet Paşa’dır.”

Bilmem bir yerlerde onların bu kanaatlerinin kaydı var mıdır? Belki başka yerde, başka tanıkları olabilir bu iddianın diyerek not düşelim buraya.

Bir öyle, bir böyle

Diyorlarki: 9 Kasım’da insanî duygularla hasta ziyaret eden resmiyet, 10 Kasım’da Anıtkabir’deki ziyaretçileri bir görüversin.

Bu sloganvarı düşünce sahiplerine bir bilgi versek diyorum.

12 Eylül günlerinde, resmiyet, bir emekli General ağzından ikide bir TV ekranlarındaşöyle bir cümle tekrarlatıyordu: Bu milletin kafasına Atatürkçülüğü çakacağız!

İşte o 12 Eylül günlerinde Anıtkabir’e sadece resmi tören görevlileri gidiyordu.

BİRBİRİMİZE AYNAYIZ

Yanlışlıkların yayılmasına fırsat vermemeliyiz; gücümüz oranında da engellemeliyiz. Yoksa biz de inanır hale geliveririz bir gün.

Avrupa ülkelerinde uzun yıllar görev yapmış İstanbul vaizlerimizin birinden dinlemiştim. O ülkelerde Müslüman olanlarda, işçi olarak giden ilk kafile insanlarımızın tesirlerinin çok olduğunu...

Ben rastlamadım demişti o vaizimiz, Diyanetimizin gönderdiği müfettişlere bakarak Müslüman olanlara...

Müslümanlığı saf ve temiz halleriyle yaşayan ve çoğu ilkokul mezunu olan o insanlarımızın, oraya bir maksatla giden ve örnek olma sıkıntıları olmayan resmi görevlilerle farkıydı vaizimizin anlatmak istediği...

Müslüman olduğunu duyduğumuzda heyecanlandığımız Yusuf İslam’ı hâlâ önceki adıyla ananların, ısrarla paylaştıkları ve gerçek olmayan bir rivayete sarılmalarındaki niyeti görmekte çok geç kaldı insanlarımız.

Diyesiymiş ki: “Müslümanları tanısam, Müslüman olmazdım.”

Bir Müslüman, diğer Müslümanları böyle bir zan altında bırakabilir mi?

Hem sonra Yusuf İslam gibi bir insan, Müslümanlığını neden diğer Müslümanlar üzerinden izah etsin?

Müslümanları tanımış olması muhakkaktır. Çünkü kendisi de onlardan biri olmuştur.

Türkçemizdeki “Biz adam olmayız”ınzekasızlık örneği bu yeni versiyonunu yazanlar ve yayanlar, kendilerini böyle inkar ederlerken bir sonraki etap, bu inkara inandırdıklarını, amorf ve her şekle giren birer dünyalı yapmaktır.

ANADAN GEÇTİK BİZ YARDAN DA GEÇERİZ

Biz de yazmadık ama, bir gazetedeki o küçük haber şanına yakışmamıştı Osman Yüksel Serdengeçti namlı mücadele insanımızın.

Vefatının 35. yılında anıldı, diyordu kısaca o haber. Üç kişi konuştu, biri şiirlerinden okudu, tamamlandı anma.

Birkaç yıl önce Ankara’dan şair Yavuz Bülent Bakiler’i davet etmişlerdi, Eminönü’ndeki kültür kurumlarımızdan biri.

Osman Yüksel ağabeyi nasıl tanıdınız sorusuna, o şair, babasının Türkçülüğünü anlatarak başlamıştı ama, bu yeterli sebep değildi, üniversite öğrencisiydim, Ankara’ya geldiğimde tanıdım, dediği anda konuşmasına son verdirip, şiir ödülleri törenine geçilivermesine...

Osman Yüksel’in anlatılmasına, Osman Yüksel’ce bir durum olarak görmüştüm olayı. Mizah içinde mizah... Osman Yüksel’in tanıtılmasını isteyenler hazır değildi daha, Osman Yüksel’i tanımaya...

Serdengeçti neşrettiği derginin adı. Sık sık kapatılmasının ve kapatanın tarihe geçmesini sağladığı esprisini dinlemiştik ondan.

Serdengeçti bundan sonra sözlü olarak neşredilecektir. Ankara’nın en yüksek tepesinde seslendirilecektir. Osman Yüksel’in boy durumuna bakıp yanlış kanaatte olmasın insanlar. O öyle bir gür sesle konuşacaktır ki, söylediklerini “Sağır”lar dahi duyacaktır.

Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’ya yaptığı “Başımızda kulak istiyoruz” kapağının Serdengeçticesi işte.

Millî Gazete’mizin yazarlarındandı. Yurdumuzu ziyarete gelmiş, yaşadıklarını anlatmıştı.

Bağımsız aday olmuş bir seçimde Antalya’dan. Yeterli oyun üstünde oy almasına rağmen milletvekili mazbatası verilmemişti. Çünkü sandıklara “Serdengeçti” yazarak oyunu atmıştı insanlarımız.

Adın Osman Yüksel, Serdengeçti derginin adı. Milletvekili olamazsın! Serdengeçti’nin onu anlatması ve bir derginin seçime giremeyeceği itirazı karşılık bulmamıştı. Serdengeçti olarak tanınmanın böyle de bir bedeli olmuştu ona.

Rahmet olsun derken, bu kadar yazmamızı bir anma sayın...