Avrupa Birliği (AB) konusunda iktidar kanadından yapılan
açıklamalar insanın aklına, “Hem ağlarım hem giderim” anlayışını getiriyor.
Malum hikâye… Nasrettin Hoca’nın gelin ettiği kızı ata binmiş damat evine giderken
ağlamasına dayanamayan Hoca, “Yavrum istemiyorsan gitme” deyince kızı,
“Babacığım hem ağlarım hem giderim” karşılığını vermiş. Bazen ağlamak ile
gülmenin aynı anlama geldiği söylenebilir ama iş AB üyeliğine geldiğinde bu
mantığın geçerli olduğunu söylemek yanlış olur.
Başbakan Erdoğan her fırsatta AB’ye haklı olarak sitem
ediyor. Türkiye’nin AB kapısında 54 yıldır çeşitli bahanelerle bekletiliyor
olması şikâyetlerinin temelini oluşturuyor. Bu arada AB ülkelerinin PKK terör
örgütü mensuplarına kucak açması, koruyup kollaması da Başbakan’ın tepkisine
sebep olan bir diğer haklı sebep. O zaman niçin ısrarla bizi aranıza alın diye
çırpınıyoruz AB kapısında 54 yıldan beri bekletiliyor olmamız, “Yeter artık.
Sizin üyeliğinizi istemiyoruz” diye bağırmamız için yeterli sebep değil mi
Terör örgütü mensuplarını AB ülkelerinin koruyup
kolladıkları bizzat Başbakan tarafından açıklanmış, çoğunluğu Almanya’da olmak
üzere haklarında yakalama kararı olan ve ülkemize iadesi istenen 400’ün
üzerinde militanı bir takım gerekçelerle iade etmediklerini yine Başbakan
hatırlatıyor. Bir ülkeye karşı bundan başka düşmanca bir tavır aramaya gerek
var mı Ülkemize karşı böylesine düşmanca tavır sergileyen ülkelerle aynı
çuvala girmek için çırpınışımızın gerekçesi ne olursa olsun geçersizdir.
Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın son günlerde medyaya
yansıyan açıklamalarından iki kısa alıntı aktarmak istiyorum. Başbakan AK Parti
Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Bir terörist, ABD Büyükelçiliği’nin
kapısında düzeneği patlatarak özel güvenlik görevlisini maalesef şehit etti.
Saldırgan 2001’de hastalığı sebebiyle tahliye edilmiş. Türkiye’den AB
ülkelerine geçmiş. Talep edilmesine rağmen verilmemiş. Avrupa ülkeleri ile
teröristler arasındaki bu muhabbet nedir ” diyerek bir gerçeğe dikkat çekiyor.
Aynı konuşmada Başbakan, “Ne 54 yıldır sudan sebeplerle kapıda bekletilmeye ne
de teröre gösterilen müsamahaya hiç tahammülümüz kalmadı” diyerek sabır taşının
çatlamak üzere olduğunu hatırlatıyor.
Bu noktada, bu tespitleri yapan bir ülkenin Başbakan’ının
atması gereken adım yok mudur diye sormak yanlış olur mu Söz gelimi madem
düşmanca tavır sergiliyorsunuz, bizim düşmanlarımızla aynı çuvala girmeye
niyetimiz yok denemez mi
Ne var ki bu söylenemiyor. Niçin söylenemediğini de
kestirmek zor. Böyle bir rest çekme yerine Başbakan sözlerini şöyle tamamlıyor:
“AB engel çıkarıyor diye biz yerimizde saymıyoruz.
İstikametimiz bellidir. Bin yıldır olduğu gibi Doğu’dan Batı’ya akmaya devam
ederiz.”
Doğu’dan Batı’ya akış ile AB’ye girmek hususunda ısrar arasında
şahsen benzerlik kurmakta zorlanıyorum. Akmak ile aralarına girebilmek için
ricacı olmak birbirinden çok farklı kavramlardır. Akışta inisiyatif bizdedir,
halbuki AB’ye üyelik konusunda inisiyatif bizde değil, onların elinde. Öyle
olduğu için de 54 yıldır kapılarında bekletiyorlar.
Dünkü yazımda da belirttiğim gibi AB’ye uyum sağlayacağız
diye uğraşıp durmayı bir kenara bırakarak öncelikli olarak halkın görüşünü
almamız gerekiyor. Bu yapılmadığı sürece AB’den şikâyetçi olmanın fazla bir
anlamı kalmaz. Çünkü biz kapıdan girme izni istiyoruz, kapının sahipleri ise
alamayız diyorlar. Onların buna hakları var. Bizim de ‘alın başınıza çalın’
deme hakkımız var. Bu hakkı kullanamadığımız sürece şikâyetçi olmanın fazla bir
anlamı olmuyor…