Mevcut Batı bilgileriyle dopdolu olduktan sonra, Müslüman olduğu için doktora veya doçentlik tezini, Sevgili Peygamberimizin o konudaki söz ve davranışları üzerine yapmaya kalkarsa o güne kadar öğrendikleri onu yönlendirir ve sonuç Batı’ya çıkar.
Batı’ya çıkınca da, “İşte, Batı’nın bugün yaptığını İslam Peygamberi 1400 yıl önce yapmış” havasına girerken yanlışa İslami kisve giydirmiş olur.
“İslam’da eğitim” üzerine tez hazırlayanlarımızın birçoğunun İngilizcesi Arapçasından çok daha iyi olduğundan, İngilizce yazılmış kitaplarla beynini doldurur ve sonra terceme edilmiş kitaplardan hareketle İslami eğitimin temelinin Suffe Ashabı olduğu bilgisine ulaşır ve o konu üzerinde durur. Yanlış.
Sevgili Peygamberimizin, Mescid-i Nebevi’nin Suffe tarafına geçip de düzenli değil birkaç gün bile ders verdiği görülmemiş, duyulmamıştır.
İslam ekonomisi üzerine yazılmış kitapları yazan Müslümanların ana başlıkları ile ara başlıkları, daha önce okuduğu, mezun olduğu İngiliz veya Amerikan üniversitelerindeki derslerin ana ve ara başlıklarıdır.
İktisat Profesörü Erol Zeytinoğlu’na, Pakistanlı profesörün İslam Ekonomisi diye terceme edilen kitabını sormuştum, o da bana, “Batılı ekonomi kitaplarının ana başlıklarıyla ara başlıklarının arasını bulabildiği kadarıyla ayet ve hadisleri kendine dikte ettirilen şekilde yerleştirmiş” anlamında açıklamıştı.
Siyasetname denilince ilk akla gelen Alpaslan’nın ve oğlu Mesud’un baş vezirliğini yapan Nizam’ül-Mülk’tür.
Ondan önce ve sonra da Müslüman emirlere, halifelere, padişahlara danışmanlık yapan ve eline kitap tutuşturuverenler olmuştur.
Hepsinin teklifi, “Hazineyi boş bırakırsan devlet güçlenir” teklifidir.
Bu teklif, aklımıza, mevcut kültürümüze, realiteye ters düşüyor değil mi?
Vezirler veya danışmanlar, söylediklerinin gerekçesini de söylüyorlar.
Bir-Hazine dopdolu olursa, para hırsı olan başta askerlerin güçlü komutanlarının hedefi haline gelir. Darbeye gerekçe başka gösterilir.
Türkiye’de her darbe esnasında askerlerin köşke, TRT’ye ve Merkez Bankası’na da aynı gece girdiği biliniyor. Darbe benzeri bir olayda da 12 bankanın içi boşaltılmıştı.
İki-Güçlü zenginlerin, karşılıksız, faizsiz veya en az faizle krediler alıp yine devlete faizli olarak kredi verdiği de biliniyor.
Yani ortaya koyulan pekmezin sineği çok oluyor. Hazineye hapsedilen parayı, halka dağıtmayı teklif ediyorlar, siyasetnameler.
Okuma yazması olmayan bir ithalat ve ihracat yapan biri bile, o konuda Türkiye’nin ihtiyacını karşılamada tek idi.
Gencecik bir delikanlıya, “Bu İsviçre firmasının tek bayii bir Yahudi idi, bunu sen nasıl yaptın da Türkiye temsilciliğini aldın?” dediğimde, “Aklından hayalinden geçiremediği parayı bastım aldım” demişti.
Bunu şunun için söylerim, ülkenin kalkınması için siyasiler, TÜSİAD, MÜSİAD, üniversitelerdeki uzmanlar, bakanlık çalışanlarının toplamı iyi niyetlerle çalışsalar ve bütün enerjilerini ülke kalkınmasına sarf etseler neticede sayıları on bini geçmez. Ama seksen dört milyonun yarısı kırk iki milyon insanımız bu konuda herkes, kendi alanında işini geliştirse, hatıra, hayale, gelmedik sonuçlar alınır.
16 Nisan 2006 Cumartesi günü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İştirakler Daire Başkanlığı’nın davetlisi olarak Bolu Abant’ta belediyenin bütün daire başkanlarına bir konuşma yaptıktan sonra, “Park ve bahçelerden sorumlu başkan, ayağa kalksın” dedim, bir bey kalkınca şehri çiçeklerle süslediği için teşekkür ettim ve “Sakın bana laleleri Hollanda’dan aldım deme” dedim.
“Eskiden Hollanda’dan alınırdı ama şimdi Çumra’dan aldım” diye cevap verdi.
(Not: “Hoca ne kadar para almıştır” merakında olanların da merakını gidereyim, otel ve gidiş-geliş masraflarımı karşıladılar o kadar.)
Konya’da öğrendim, Çumralı bir vatandaşımız, bu lale işini yaparak nerdeyse Türkiye’nin ihtiyacını karşılıyormuş.
Onun cebine giren, benim cebime girmiyor ama Hollanda’ya gidecek eurolar ülkemizde kalıyor. Şöyle düşünün, hazinenin parası vatandaşın cebinde olsun. Bu vatandaşlarımızın aldığı eğitimde “tüyü bitmedik yetimin” yani ana rahmindeyken babası ölen bir çocuğun bile hakkının yenmeyeceği inancıyla hareket eder hale getirilirse, siyasilerin, yazar çizerlerin, televizyon konuşmacılarının konusu hep eğitim üzerine olur.
O zaman binlerce değil, milyonlarca insanımız eğitime de kafa yorar ve çıkış yolları bulur.
Şimdi yat kalk ekmek kavgası, ekmek ekonomisi, hortumcular, hırsızlar, yankesiciler, gaspçılar, mafyalar ve çatışmaları.
Eğitim yazan ve konuşan tek kurum, şahıs, kanal ve köşe yok. Devlet, adaleti ve sınırları korur, vatandaş ise imar eder. İslam’da vatandaş ürettiğinin yüzde iki buçuğunu devlete öder ve bu verdiğini Allah’ın emri olarak görür.
Günümüzde yüzde kırklara varan vergilerin birçoğu vatandaşın belini bükerken, bir kısmı çalmaya çalışır ve devlet eliyle hırsız üretme eğitimi de verilmiş olur. Çünkü bu çalma işini bir kısım okumuş maliyeciler sağlar.
Bir miyar kazanan iki kişiden birinin dört yüz milyonu vergi olarak hazineye gider.
Para hırsı olanların iştahını kabartır.
Bir milyar gelirden 25 milyonunu vergi olarak ödeyen, gelirinin 972 milyonunu tekrar üretime yönlendirirse ülkenin üretimi artar.
Bu dediklerim bir anda olmaz ama bu günden itibaren Sayın Cumhurbaşkanımızın, bakanların, rektörlerin, televizyon tartışmacılarının, yazar çizerlerimizin yazdıkları ve konuştuklarının yüzde elli biri eğitim üzerine olursa düzelme başlamış demektir.
Ve kazanan ülkemiz olur.