Günümüz insanı kendisine ölümü hatırlatacak şeylerden
mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyor. Ölüm konusu açıldığında, ya ortamı
terk ediyor ya da konuyu hemen değiştirip kendinden kaçıyor. Fakat nereye
kaçarlarsa kaçsın ölüm kendisini bir gölge gibi izliyor. Ölüm ansızın gelen bir misafir gibi geliyor
ve bizi kuvvetle silkeleyerek kendimize döndürüyor. Kaçmak istesek de
kaçamıyoruz.
Zira ölümün girmediği ortam, uğramadığı insan, alıp
götürmediği canlı yok. Ölümle iç içe ve kucak kucağayız. Fakat nedense ondan
hep kaçmak istiyoruz. Maneviyat büyüklerimiz ölümü sık sık hatırlamanın insanı
kötülüklerden alıkoyacağını savunmuş ve mezar ziyaretleri yapıp ibret almayı
tavsiye buyurmuşlardır. Zira ölümlü dünyayı ölümsüz kılmaya çalışmak insan
yaşamına büyük zararlar getiriyor: Ölümden kaçan kişi kendini her konuda muktedir
görüyor, bu durum kişide kalıcı bir kibre dönüşüyor. Ölümden kaçan kişi,
ibadetlerine gereken ehemmiyeti veremiyor çünkü bunun gereğine inanmıyor.
Ölümden kaçan kişi insanlara iyilik etmeyi ahmaklık olarak görüyor. Ölümden
kaçan kişi, dünyayı ölümsüz sanıyor ve her türlü kötülüğe meyilli hale geliyor.
Bugün insanlarımız, mutluluğa nasıl ve hangi yöntemlerle ulaşabileceklerinin
hesabını yapıyor ve bu konuda çalmadık kapı bırakmıyorlar. Ölüm ise
mutluluklarına gölge düşüren ve ağızlarının tadını kaçıran bir gerçek olarak
görülüyor. Kimse ağzının tadının kaçmasını istemiyor, ebedi devam eden ve
kendilerini kesintisiz mutluluk getiren bir hayat istiyorlar. Hayallerindeki bu
hayat dünya üzerinde mümkün değil. Fakat ölümü bir veba gibi sokaklarından
uzaklaştıran kimseler, ecelin bir gün mutlaka geleceğini ve kendilerini ebedi
âleme taşıyacağını bilip korkuları ile yüzleşir ve yaşamlarını yeniden
düzenlerlerse arzuladıkları hayat ebedi âlemde mümkün olabilir.İnsanlarımız
mutluluk diye tanımladıkları şeyin önünde ne varsa düşman belliyorlar. Evlilik,
çocuk, fedakârlık, zahmet, acı ve ölüm gibi gerçeklerin mutluluklarına mani
olacağını düşünüyorlar. Fakat bu kimseler ölüm duygusundan kaçmakla arzu
ettikleri mutluluğa ulaşamıyorlar. Çünkü kaçtıkları şey, peşleri sıra gelerek
gözdağı veriyor. O yüzden mutluluk aradıkları bu hayatta birer sürgün gibi
yaşamaya mahkûm oluyorlar.