Hayatın renklerini soldurmayanlar

Abone Ol

Hiç beklemezdim bir aydın tarafından böylesine içten ağırlanacağımı.

Üstelik yirmili yaşlarımda.

O ise ellili demlerinde.

Sınıf farkı, yaşam standardı, tecrübe, maddi birikim, manevi donanımca da çok önde idi.

Karşıyaka’ya tayinleri çıkmış, eşi Hilal köprüsünün mühendisliğini üstlenmişti.

Değil cep telefonları evlerde telefonların dahi olmadığı o 35 yıl öncesinin yoksul ülkesinde.

Yakınımın telefonuna gelen arama ile dünyalar kadar sevinmiştim.

Haluk Hanım İzmir’e gelmiş ve beni aramakta idi.

“Görüşelim”.

Şimdilerde aramalar, görüşmeler, konuşmalar da ziyadesi ile kesintiye uğrayıp kaybolmaya ramak kaldığı için öylesine değerli idi.

İstanbul’dan iki dost aslında ikisi de yaşıt, ikisi de genç, ikisi de orta yaşında, ikisi de hayatın renklerini soldurmamaya yeminli idi.

Buluştukları yer, elbette şimdi hepimizin yaptığı gibi bir kafeteryanın sandalyeleri değildi.

Evinde enfes yemekler hazırlayıp heyecanla konuğunu bekleyen eski zaman güzeli gibi kapıyı pür tebessüm sevgiyle hürmetle açmıştı.

Şimdi kaldı mı acaba dostlarına zaman ayıranlar, emek verenler.

Ortak konularımız Eski İstanbul evleri, Osmanlı mahalleleri, üçboyutlu resim tekniği, aşı boyalı yalılar, fukara sokakları, Eyüp mezarlıkları, Süleymaniye’nin son cumbalı konakları, duvarında mor salkımların sallandığı Üsküdar’ın ahşap evleri idi.

İkimiz de bu resimlere ne kadar sevdalı olduğumuzu fark ettikçe sohbetten kopmak imkansızlaşmakta idi, ben teklif etmeden benden de genç bir ruha sahip, Haluk Hanım atıldı;

 “öğreteyim mi sana”.

Küçük bebeğimi babasına bırakıp birkaç hafta sonu, Konak’tan Karşıyaka’ya gittim.

Haluk Hanım ressam olmanın üsttenci  rengini üzerinde taşımadan bu gence  sabırla, üç boyutlu resim tekniğini öğretti.

Evini açtığı yetmezmiş gibi her buluştuğumuzda, öğrencisine en nefis yemeklerini kendi elleri ile hazırladı.

Kaldı mı acaba bugün o dostluklar, almadan verenler, bilgisini becerisini nakledenler.

O sadece eskinin devasa ev mimarisine vurgun değildi, edep ve adabın, hatırın gönülün, kalp kırmamanın, vefanın da derdinde idi. Bu evlerin içinde yaşanan devasa insanlığın da hayranı olduğu için sadece ressam olarak kalmadı; yazar olarak da  “Osmanlı’da Aile Hayatı”,  “Edep Mektebinden Hatıralar”, “Dünden Bugüne Edep Geleneğimiz” ve “Mahalle Kültürümüzden Yansımalar” isimli kitaplarını yüreğindeki mazi özlemi ile kaleme aldı. Bir röportajında “…herkes çok meşgul. Kimse dert dinlemek istemiyor. Herkes geçim derdinde, kimse kimseyle ilgilenmiyor. Birbirini aramıyor. Ayrıca, komşuluklar ve dostluklar bitti denecek kadar azaldı. Günümüz insanı çok yalnız. Özellikle de yaşlılar” diyen Haluk Hanım yüreğindeki şefkat deryasından, annesine de damıttı; anneciğine yıllarca ağır hastalık diliminde evinde bizzat baktı.

1932 yılında doğan Haluk Sena Arı, Chicago La Salle Üniversitesi İç Dekorasyon Bölümü’nden mezun oldu. Yaptığı üç boyutlu tablolarla geleneksel Türk evini, 1978 yılından itibaren kişisel sergilerinde yaşattı.

Onunla tanışmamız 1983 yılı idi, kendisiyle Milli Gazete’de uzun bir röportaj yapmıştım. Düğünüme geldi, hayatımın en güzel hediyesi olan “Eski İstanbul Evleri” tablosunu armağan etti.

Önceki gün resim malzemelerimi çekyatın altından çıkardım. Onun hediyesi kurutulmuş çiçekler, ağaç dalları, ahşap cılgaları elime alıp kızlarıma bu sanatı öğretirken burnumun direği sızladı, yüreğim daraldı. Haluk Hanım vefat edeli bir yıl olmuştu. Onunla çalıştığımız eskizler, verdiği bilgiler, hediye ettiği tablonun, özellikle kendisinin çok parlak ruh asaletinin renkleri hiç solmamıştı.