Muhabbet diye bir şey vardı. Yo sakın nostalji yaptığımı falan sanmayın. Şöyle oturup bir masanın, bir dairenin etrafında birbirlerinin gözlerinin içine bakarak halleşen insanlardık bir zamanlar. Akşam namazından sonra buluşurduk. Öğle yemeğini birlikte yerdik. Karşı komşumuza oturmaya giderdik. Arkadaş ve dost ziyaretleri sadece ölüm ve hastalıklarla sınırlı olmazdı. En önemlisi biraz sessimizi yükselttiğimizde birbirimizden helallik dilerdik. Epeyi zamandır sohbet ve muhabbet havasını teneffüs edemiyoruz. Tuhaf bir istiğna dönemi yaşıyoruz. Dün kolumuza girenler bugün yanımızdan selamsız geçiyor. Dün aynı mahallede oturup hak ve adalet üzere müşterek kaygılara sahip olduğumuz insanlar varsıllaşıp imkânlarla tanışır tanışmaz günlük hayatlarının manşetlerini magazin manşetlerle değiştirdiler. Şimdi yitirdiğimiz insani değerlerin konuşulup sergilendiği yoğun etkinlikler dönemine girdik. Hepimiz duvara ve boşluğa konuşuyoruz. Ahlaki, dini ve insani kavramlar önce probleme dönüştürülüyor, sonra üzerinde tepinircesine bıkıp usanmadan konuşuluyor. Muhabbetin kaybolup etkinliğe dönüşmesi sevginin uçup sadece kabuktan kelimelerin ortalıktan dolaşması gibi bir şeyden farksız. İnsanlar eve götürmek için marketten bir şeyler almaya gider gibi etkinliklere gidiyorlar. Sözgelimi ‘Sözünde durma’ etkinliği yapıldığını farz edelim. Bu konu ile amaçlanan şey yaşadığımız dünyada ya da çevrede sözünde duran insan sayısının çoğalmasını veya sözünde durmayanları sözünde durur hale getirmek değil, sözünde durma eyleminin insanın ağzında çenesinde ve kulağında nasıl durduğunu ortaya koymaktır. Etkinlik faal ve etkin olmanın hayata değil teoriye dönük yüzüdür. Hayatı masaya yatırmak ve masaya yatırdığımız hayatın etkinliğin sonunda masadan kalkamaması neyse o.
ERCAN KÖKSAL’IN SERÇE YÜREĞİ
Ercan Köksal’ın ‘Serçe Yüreği’ hikâye kitabı ‘Kesit’ yayınlarından çıktı. Bu cümleyi bir haber cümlesi değil de yaşı genç sayılabilecek bir hikâyecinin öykü serüveninin ilk satırı olarak okursanız daha anlamlı olur. Kitap 102 sayfadan oluşuyor, şiir kitabı kıvamında. Kapaktaki erik dallarına konmuş serçe kuşlarına baktığınızda gözleriniz size kısa süreli bir oyun oynayabilir. Ne de olsa göz hikâye kitabını daha kalın olarak görmeye alışmıştır. Şiir kitabı ince, hikâye daha kalın, roman en kalınıdır. Bu sadece fiziki açıdan böyle değil, aynı zamanda duygulanım bakımından da böyledir. Şiirden romana doğru gittikçe duygular sıklet kazanıp kalınlaşır. Kalınlaştıkça kabalaşma başlar. ‘Serçe Yüreği’ bu hikâye kitabına bir şiirden kopup gelmiş olmalı. İki bölümden oluşuyor ‘Serçe Yüreği’ hikâyeleri: Birinci bölüm, ‘Komik İnsanlar Fotoğrafhanesi’, İkinci bölüm, ‘Sahneler’ başlığını taşıyor. İkinci bölüm hikâyeleri ‘kısa hikâye’ diyebileceğimiz türden. Hayatın içinden öyküler Ercan Köksal’ın hikâyeleri. Daha okumaya başlar başlamaz bir yaşanmışlık intibaı uyandırıyor. Yazarın başından geçmiş ya da tanıklık etmiş olduğu vakaların zamanın süzgecinden geçerek hikayeleşmiş hali gibi. Ercan’a fazla bir şey söyleyecek değilim, zira yaşananın önüne geçilmez. İştahlı bir anlatı tarzı var; ama anlattığı hikâyenin içinde kaybolmuyor. Ben çoktan okumaya başladım bile. Daha dün bir, bugün iki. Sevgili okur ne diye gülüyorsun, Ercan’ın anlattığı senin hikâyendir. İnsan hikâye okudukça ne çok kendisini okumuş oluyor, ne çok hikâyenin içinden geçerek ömrünün son istasyonuna doğru yürüyor insan. Ah insan! Sana Ah hikâye desem yeridir. Her insan bir hikâye değilse nedir?
STANDDA STANDART YOKTUR!
17 Şubat Cumartesi günü Üsküdar Kitap Fuarı kapsamında Bağlarbaşı’nda Şule yayınevinde muhabbet halkası oluşturacağız. İmza diyorlar şimdi buna. ‘Yan Tesir’ şiir kitabımı okuduğu ya da okuyamadığı için yan tesire maruz kalan dostlarla muhabbet edeceğiz. Gelirseniz yanınızda mürekkepli bir kalem de getirirseniz iyi olur. Ben muhabbetin söz kısmında kalıp her seferinde kalem getirmeyi unutuveriyorum. Aslında bir yazar kitabı tamamlayıp yayınevine basılması için gönderdiğinde ona imzasını toptan atmış demektir. Okuyucu kitabı okurken şayet bazı satırların altını çizmişse, bu da bir tür okuyucu imzasıdır. Yani ‘bu satırların altına imzamı atıyorum’ demektir. Şayet saat 14.00-16.00 arası Şule yayınlarına uğrarsanız orada muhabbete oturmuş başka yazarları da bulabilirsiniz. İşin o tarafı sürpriz. Çay mı? Çayın sürprizi olmaz. O hep vardır. Muhabbet demlenmişse çay da demlenir. Ne demiş marifet ehli: Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem…