Hayat denilen, zamanla sınırlı bir gerçek.
Doğanlar büyüyor, gelişiyor ve ölüyor. Başlangıcı olanın sonu da oluyor elbette.
Onun için yarattıklarına benzemeyen Allah’ın ezeli ve ebedi olduğuna iman ediliyor. Başlangıç ve son yaratılanlar için.
Şu üzerinde yaşadığımız dünyada nice kavimler, peygamberler, krallar, padişahlar, kültürler, ideolojiler, inançlar geldi geçti ve dahası da gelip geçecek.
İnsan için önemli olan, yaşadığı o kısa ömür denilen vakti layıkıyla değerlendirebilmesidir. Sonuç itibarıyla gün gelip çatacak ve ömür nihayete erecektir.
Önemli olan o ana hazır olmak değil midir?
İsminizin ne olduğu, soyunuzun-sopunuzun nereye dayandığı, cebinizde ne kadar paranızın olduğu bir mana ifade etmiyor ki!
Ölüm hak ve herkesin kapısını çalacak!
İnsanın ölümünü diğer canlıların ölümünden ayıran, ölümden sonra imtihana tabi tutulması ve sonsuz bir hayatla tanışmasıdır.
İmtihanda hangi soruların sorulacağı da herkesin malumu aslında...
İnsan ya Hakk’ın ve adaletin tesisi için çalışmak, yeryüzünü imar ve ıslahı için gayret etmek seçeneğine yönelmekte veyahut da bilerek ya da bilmeyerek bunların tam aksine heva ve hevesinin peşinde koşup batıl olanın hizmetinde bir yaşam sürmektedir.
“Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir!” sözü tam da bunu anlatmaktadır.
Kimin hangi oluktan besleneceği daha ziyade kendi tercihi olmaktadır. Ancak yine de kişilerin tercihlerinde sosyal çevrenin etki düzeyi düşünüldüğünde “yeryüzünün imar ve ıslahı” görevinin ne kadar önemli olduğu da orta yere çıkmaktadır.
Zira sahip olduğu sosyal çevresi gereği “gerçeği” öğrenemeden yetişen bir insan için “bilselerdi yapmazlardı” demek ve bilmediklerini öğretme vazifesine odaklanmak daha doğru bir yaklaşım olmaktadır.
İnsanlık tarihi ele alındığında kolaylıkla görülmektedir ki, aslında bugün abartarak anlatılan sorunların neredeyse benzerleri geçmişte de yaşanmıştır.
Ailenin çözülmesi, iktidarların yozlaşması, geleneğin göz ardı edilmesi, kuşak anlaşmazlıkları, salgın hastalıklar, doğal afetler, kitlesel savaşlar, ekonomik krizler ve benzeri birçok temel sorunun binlerce yıldan beri yaşandığı bilinmektedir.
Esasında bunu anormal bir durum olarak da görmemek gerekmektedir. Zira insanın temel ihtiyaçları değişmemektedir, değişen günün şartları ve sorunun şekli olmaktadır.
Tarih boyunca insanlığın yaşadığı tecrübenin temelinde, “dünya nasıl bir yer olsun” diye kafa yoran insanların hangi oluktan içiyorsa onun gereği olarak hareket ederek verdiği mücadele yatmaktadır.
İnsanı insan yapan şey, arzu edilenin hakimiyeti için verilen bu mücadelede yatmaktadır. Antik Yunan filozoflarının siyaseti insani faaliyet olarak nitelendirmesi, Müslüman alimlerin siyaseti cihat ile açıklaması tesadüfen olmamaktadır.
Kendisini tüm bu mücadeleden azade gören ve “carpe diem/anı yaşa” diyerek hazzının peşinde yaşayanlar da var elbette. Ve ne yazık ki, nüfus içerisinde bu kesimler her zaman olduğu gibi yine çoğunluğu oluşturmakta.
Onlar için tarihe damgasını vurmuş tüm ilim adamları ve yöneticiler her daim, “Hak ile meşgul olmayanı, batıl işgal eder” uyarısını yapmaktadırlar.
Bugünün modern insanı, aslında bildiği bu gerçekleri kendisine yeniden hatırlatmalıdır. Şayet yozlaşmadan, erimeden, bozulmadan kurtulmak istiyorsa, tüm insanlığın kurtuluşuna vesile olacak bir gayretin içerisine girmelidir.
Aksi takdirde bir şekilde çoğunluğun içerisinde meşgul edilenlerden olmak tehlikesiyle karşı karşıyadır.