Hayatı Anlamlandırma

Abone Ol

Şu karmaşık zamanda insan hayatının bir anlam ve değeri var mı? Dünya yüzüne baktığımızda yaşananlar bize pek de olumlamıyor. Geçmişte ne olup bittiğinden pek haberimiz olmazdı. Yaşananlar bulunulan bölgeler ile sınırlı kalırdı. İnsanlık üzerindeki etkisi de çok olmazdı.

Bugün her şey kameralar ile çekiliyor ve servis ediliyor. Anında haberdar olunabiliyor. Bunlara karşı insan bir tepki dahi veremiyor. Verse bir anlamı olmayacak sadece kendi kendini tüketmiş olacak. Bir sonuç da alamayacak. Nefret yüklenmiş olacak.

Kanıksamışlık ruhlara siniyor böylece. İlgisizlik, nemelazımlık ve sorumsuzluk en önemli bir sorunu insanlığın. Dünya batsa umurunda olmuyor.

Dünya insanlığı birbirine düşman ve birbirinden nefret ediyor. Nefretin boyutları ala bildiğine büyüyor. Nedensiz cepheler oluşuyor ve toptan bir yargı ile insanlar cezalandırılıyor.

Batı, insan değerini kendine göre belirliyor. Kendinden olanlar ile olmayanlar gibi. Yani kendi insanını önceliyor. İnsan kendisinden ise önceliklidir. Diğerleri birer nesnedir. Çıkarına uygun olup olmadığına bakar. Bir tüketim nesnesi midir değil midir, kullanılabilir bir varlık mıdır ona bakar. Değerini de buna göre tanımlar ve belirler.

Dünya bir kan gölü. Ruhlar iyice umarsız ve duygusuz. Akıl sadece çıkara odaklı. Kim çıkarlardan, nimetlerden ne devşirir, payına ne düşer ona bakıyor. Bizler öncelikli olarak Müslüman olma bilinciyle insana ve hayata bakmakla yükümlüyüz. Ölümlü ve zor yaşanabilen bir dünyadayız. Bu dünya insanlığın ortak tarlası, arazisi. Ne yazık ki dünyaya ve insanlığa egemen olanlar mülkü kendilerine ait kabul ediyorlar.

Müslümanlar hayatın hemen her alanında tüketen değil hakkını veren değerini bilenlerdir, olmalıdırlar. Çünkü hemen her olgu ve durumda aşırı tüketimden sakınırlar. Zamanın tüketimi, eşyanın varlığın ve nesnelerin tüketimi insanı aşırılıklara götürüyorsa bunun varacağı sonuç doyumsuzluk olur.

İdealizm, dava bilinci tükendi insanlığın demiyorum, Müslümanların diyorum. Çünkü sorun Müslümanlarda ve kendisinde.

Müslümanlar devletlerini yitirince çok parçalı hâle geldiler önlerine konulan küçücük parçacıkları sahiplenince mutlu oldular. Kurtulduk sandılar. Oysaki bu küçücük parçalar hem etkisiz hem anlamsızdılar, sonuçta da birbirini yemeye başladılar.

Belleklerde oluşmuş olan olumsuzlukları silmedikçe bir sonuca varmaları düşünülemez. Çünkü sorun Müslümanların kendi ruh dünyalarında. Yenilmişlik duygusu ağır basıyor. Bir türlü bundan kurtulamıyor. Hayat artık onun için anlamsız hâle geliyor. Ne yapacaksa yapsın başarıya ulaşamayacağını düşünüyor. Karşısındakiler de bunu iyi biliyorlar tutumlarını ona göre belirliyorlar.

Müslümanlar için bir silkinme ve hamle gerekiyor. Kendileriyle barışık olan, düşünen, soğukkanlı davranabilen kimseler olmalı.

Düşünen, akleden, ve sağlıklı yorumlayan olmadıkça iyi bir yol tutturması düşünülemez. Kendisine sunulanlar ile yetinirse o zaman zaten kendisi değil başkası adına düşünmüş oluyor. Zorluk burada. Kendi değerleriyle buluşması ve sağlıklı bir sonuca varması. Duygularını kontrol edebilmesi de önemli. Duygu düşüncenin önünde engeldir çünkü. Müslümanların en çok çektiği duygularındandır.

Duygu kimi zaman körü körüne bağlanmaya neden olur. Onu aşması da güçleşir. Elbette kalbin önemi büyük. Kalbin aklı, akıl ile buluşursa o zaman asıl değerini bulmuş olur. Akıl ne tek başına merkeze alınmalı, ne de reddedilmeli. Akıl ile kalbin buluşması sağlıklı olana götürür. Bu, temel bir öz hâline getirilmez ise eğer hayat başka türlü anlamlandırılamaz.

Müslümanlar dengesiz bir durumdadırlar. Duygularına yenik düşüyorlar, bu, çözüm olmuyor.