Hayata dokunmak (1)

Abone Ol

Evren kesintisiz devam eden bir alışverişten ibaret. Ne var ki tek kişilik hücrelere kapanan insan bu alışverişin içinde olmayı reddediyor ve bencilleşiyor. Paylaşmak, cömertlik, diğerkâmlık kavramlarını işittiğinde bir şeyleri kaybedeceğini, yoksullaşacağını düşünüyor ve hapsolduğu hücrenin duvarlarına sımsıkı yapışıyor. Peki, vermek işe yaramayanı bir başkasına ya da doğaya salmak mıdır? Yoksullaşmak mıdır vermek? Bir yoksula uzattığınız el, bir çocuğa ikram ettiğiniz sevgi yoksullaştırır mı sizi? Elbette hayır… Fakat insanoğlu vermekten ziyade almayı seviyor ve aldıkça zenginleşeceğini verdikçe de yoksullaşacağını düşünüyor.

Bencil ve haz odaklı bireylerin sevgiyi ve ekmeği paylaşmanın getirdiği içsel huzuru kavrayabilmeleri mümkün değildir. Nitekim duygu, düşünce ve eylemlerin vardığı son noktada kişi vermeyi gerçekten elden çıkarmak ve değersizleşeni doğaya salmak olarak görüyor. Ve evrende kesintisiz devam eden alışverişe dâhil olmayan bu kişilerin eylemleri trajik sonuçlara ve büyük yıkımlara sebebiyet veriyor.

Pozitivist, pragmatist (faydacı), determinist ve rasyonalist zihniyetlere göre paylaşılan iyi şeyler ancak bir karşılık dâhilinde olabilir ve her şey menfaatler ekseninde şekillenir. Siz bu zihniyetlere sevgi ile sunduğunuz her şeyin ruhsal ve duygusal alanınıza yapılan bir yatırıma dönüştüğünü anlatamazsınız…

İslam kültüründe paylaşım hayatın doğal akışına katılmaktır ki, buna göre verdiğiniz hiçbir şey zayi olmayacak aksine misliyle sahibine geri dönecektir.

Paylaşımı sadece maddiyata indirgeyen ve gözden çıkardıkları şeyleri paylaşarak kendilerine paye biçenler vardır bir de…

Bu kişiler bir şeyi fayda veya kâr elde edebilecekleri zaman bedelli-bedelsiz olarak verirler. Ya da karşı tarafın onurunu kırarak kendilerine yapay bir güç atfetmek ve ezici bir üstünlük sağlamak için verirler.

Onlar için paylaşım maddi bir karşılık almak için yapılır, dolayısıyla verirken bile neler elde edebileceklerini düşünürler.

Alırken en değerlisini alır, verirken de en değersizini verirler, öyle layık görürler. Bu onların tüm hayatlarına yansıyan bir paralel düşünce yani yaşam biçimidir. Bu kişiler bu çelişkili çarpık anlayışı içselleştirir ve alışkanlığa dönüştürürler. Çünkü onlar kendilerini her şeyin iyisine layık görmektedirler. Hayatın içinde makam, yaşam, lezzet ve servete sadece kendileri sahip olmalıdır çünkü her şey onlar için hazırlanmıştır.

Başkalarına gelince, onlar sadece “gerekli-gereksiz tüketiciler”dir.

Bu kişiler alırken avuç avuç alır verirken cimrileşirler. İhtiraslarının sonu yoktur, sahip olduklarına değil olamadıklarına odaklanırlar.

Yürekleri çoraklaşmış, kibirleri tavan yapmıştır onların, eleştiriye karşı hassastırlar, övülmeyi severler.

İnsan ilişkilerini menfaate dönüştürmüş ve hayatlarını almaya kurgulamış ben odaklı bireyler kendilerini Kaf dağının zirvesinde görseler de gerçek hayatta mutsuz ve yalnızdırlar. Tek kişilik hücrelerde yaşayan bu kişiler sonu görünmeyen bir heyulanın içine doğru sürüklenmektedirler. Evrende kesintisiz şekilde devam eden alışverişin içine dâhil olmadıkları için de içine düştükleri heyuladan kurtulamamaktadırlar.