Hayat bir bütündür, parçalanamaz

Abone Ol

Hayat, ruh ve beden bütünlüğünden ibarettir. Bu bütünlük, parçalanamaz. Şayet parçalanırsa geriye sadece paramparça bir hayat kalır. Mideye verdiğimiz pay kadar kalbe de yer ayrılmalı, her ikisini dengede tutacak kadar akıl, paydada bulundurulmalıdır. İşte bu bütünlük asla bölünemez, çünkü asaldır, asıldır. İlk insan seçimini akıldan yana yaptığı için kendisine ilim ve irade de verilmiştir. İlim, ruhi açlığı, irade ise bedeni açlığı doyurmaya yönelik adımlardır. Bu adımlara yön verecek olan ise akıldır. Aklın bu yönü bulmasında başvuracağı alan bilgisine ise vahiy diyoruz. Adeta bir harita gibi önümüze serilmiş ve hayat bütünlüğünü bozmadan nasıl yön tayin edileceğini gösteren vahiy bilgisi, zamanla oluşacak değişiklikleri de içtihat kapısıyla aralayarak hayat bütünlüğünü korumanın teminatı olmuştur ve olmaktadır.  Aklın haritayı değiştirme gibi bir hakkı yoktur, ancak tercih edip etmeme özgürlüğü vardır. Bu özgürlük beraberinde insana sorumluluk yükleyerek, imtihanın karşılığı olacak olan ödül ve cezayı belirlemektedir.

Parça bütünün habercisidir. İnsanın içinde bulunduğu ruh hali hayat bütünlüğünün görülmesi noktasında temel göstergedir. Ruhi hazırlık bu bütünlüğün temelidir. Bu hazırlık kılavuz olmadan yapılamaz. En basit anlamda bir bina yapılırken gereken zemin, proje ve mühendislik bilgileri gibi ruhi temeller için de itikadi ve ameli bilgi ve uygulamaların da kılavuz tarafından işaret edilmesi ve örnekleriyle sergilenmesi elzemdir. İşte bu noktada peygamberlik, vahyin pratiği olmuştur. Teori ve pratiğin mükemmel buluşması ve örnek hayat anlamında tek model budur. Ruh açısından ortaya kona model beden açısından da en uygun modeldir. Dolayısıyla peygamberler hem ruhi hem de bedeni modeli ortaya koyarak hayat bütünlüğünü sağlayanlardır. Bizim bütünlüğü yakalamamız, ortaya konan modele uygunluğumuz ölçüsünde gerçekleşecektir.

Burada en büyük problem zaman farkıdır. Günümüze uyarlama şeklinde ortaya çıkan bu mesele aslında peygamberlerin varisleri tarafından çözülmekle beraber onlara gerektiği kadar önem atfedemediğimiz için uyarlamalarını da dikkate almıyoruz. Sorunun temelinde Ebu Cehil in Efendimiz i kainatın serveri yerine Kureyş in yetimi olarak görmesi yatmaktadır. Bu açıdan çözüm; günümüzün Ebubekir i olmaktan geçmektedir. İşte burada akıl teslimiyetin önüne geçmemelidir. Ruhi ve bedeni bütünlüğü sağlayan bir sadakat; gerektiğinde akla dur diyebilme gücünü kendisinde bulur. Çünkü akıl karar verici değil, yön tayin edicidir.

Eskiler aramaz, iz sürerlerdi. Bu manada; tamamlamak, eksiksiz olarak tam yapmak manasına gelen "vefa" bütünlüğü yakalamada bir fener gibi önümüzü aydınlatmaktadır. Ömrünü tamamlama noktasında "vefat" ne ise; hayat bütünlüğünü sağlamaya noktasında da "ahde vefa" odur. Buna engel olacak her şey bize göre zulüm, onlara göre; manipülasyondur. Vefa, bütünlüğe ne kadar davet ediyorsa, manipülasyon da parçalamaya o kadar yakın duruyor. "Daha fazlasını iste"yen bir zihniyetin rağbet görmesi ile zamanın değiştiği fikrinin kabul görüldüğü bir hayat, bütünden kopmanın sinyallerini veriyor. Bu durum, hile ile hakikati birbirinden kolayca ayırt edebilecek berrak gönüllere olan ihtiyacı ise yeniden kamçılıyor.

Artık zaman akıl zamanı değil, gönül zamanıdır! Hiçbir mana ve değeri kalmamış, hakikat arayışından vazgeçmiş bir takım moda akıllar ve akımların oluşturduğu fırtınalı çöl ortamlarından gül bahçelerine hicret etmenin vaktidir. Ramazan-ı Şerif le yakalamaya çabaladığımız bütünlüğümüzü, önce bir aydan bir yıla daha sonra ise bütün ömre yayarak hicretimizi gerçekleştirebiliriz. Ölüme doğru çaresizce sürüklenen insanın ahde vefa gösterme dışında tutunacağı bir dal yoktur. Aksi taktirde; hakla batılı karıştıran, batıla hak görüntüsü veren deccal zihniyetlerin kırık aynasında bütün aramak ne kadar da boş bir uğraş olacaktır.

Hayat bütünlüğünü koruma mücadelesi olan takva yarışında sadıklarla beraber bulunmak zorundayız. Günlerce yemeden içmeden yaşanabilir fakat dostsuz bir an dahi yaşamak mümkün değildir. Bu bizim vefa anlayışımızın bir göstergesidir. Ashab-ı Kehf e sadakat gösterdiği için şereflenen Kıtmir kadar olamamak, eşref-i mahlukat olan insan için ne acı bir durumdur. Sözünde, özünde ve niyetinde dosdoğru hareket eden ve ismini sadıklar olarak yazdırmak isteyenler, sadakatinin faydasını görmeye azimlidir. Kendisini ve insanlığı, içinde bulunduğu şartlardan da yine bu azmi kurtaracaktır. Ziya Paşa bu azmi şöyle özetlemiştir: insana sadakat yakışır görse de ikrah, yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah!