“Hatıralar”ının birkaç yerinde yaşadığı günleri, içinde bulunduğu ve gözlemlediği olayları, hareketleri, durumları, daha öz olarak hayatını yazarak aktarırken, belli belirsiz bir tedirginliği çağrıştıracak bir güdünün, duygunun derinlerde devindiği sezinlenmektedir. Kişiliği, mizacı, yaşayışı, hayata bakışı ve algılayışı bağlamında bu duygunun önemi ve belirleyiciliği kabul edilebilir, hatta anlaşılabilir. Özel, öznel, kısaca “mahremiyet” bağlamı içinde görülene ihtiyatla yaklaşmak, en azından bir saygı göstermek ve hakkaniyetli davranma gereğidir denebilir.
Bununla birlikte, Sezai Karakoç, “Hatıralar”ı ile belli dönemin düşünce, sanat-edebiyat başta olmak üzere, toplumsal, siyasal, ekonomik durum ve gelişmelerin daha iyi anlaşılması, irdelenmesi, açıklanması ve değerlendirilmesi bakımından gerek duyulabilecek birtakım verileri ortaya koymaktadır. Hatıraların veya günlüklerin kendiliğinden sahip oldukları, en azından olabilecekleri içtenlik, söz konusu verileri daha bir önemli kılabilir.
Kuşkusuz, bir sanat eserinin incelenmesi, irdelenmesi, açıklanması ve yorumlanması için, tek başına hatıralara dayandırılamaz. Bilimsel incelemenin varlığına ve işlevine aykırı bir yaklaşımdır bu. Ancak, bir sanat ve edebiyat eserinin ortaya çıkışında asla göz ardı edilemeyecek olan sanatçının kişiliğiyle eseri arasındaki öznel ve özgül ilişkinin değeri, önemi ve işlevi, daha farklı sonuçlara ulaşmada beklenmedik imkânlar sunabilir.
Sözgelimi, 60’lı yıllarda fikri ve siyasi gündemde yoğun bir şekilde tartışılan muhafazakâr-devrimci söylemleri çerçevesinde Sezai Karakoç’un “devrim”, “evrim”, “ileri” kavramlarını konu edinen yazıları uyarıcı, aynı zamanda esinleyici olmuştu. Nitekim başta Ankara Siyasal, ODTÜ gibi üniversite ve fakültelerde kurulup hâkim konumda olan FKF’ye (Fikir Kulüpleri Federasyonu) karşı, iktidarda olan AP’ye bağlı Hür Düşünce Kulübü kurulmaya çalışılmıştı. Ankara Hukuk’ta kurulması için, babası AP’de milletvekili ve sınıf arkadaşı olan biri bana teklifte bulunmuş; durumu rahmetli Erdem Bayazıt’a anlattığımda, kabul etmem için ısrar etmişti, ama sonuçta reddetmiştim. Nihayet Ankara Hukuk’ta, binbir zahmetle kurulan ve “ Anadolu Güç Birliği” adı verilen öğrenci derneğinin, dekanlıkça tahsis edilen panosuna, Osman Sarı’yla Sezai Karakoç’un “Devrim”, “Evrim” gibi konuları irdeleyen yazılarını asmıştık. Çok geçmeden panonun önünde öğrenciler yığılmaya başlamıştı ve FKF’liler buna engel olmaya başlamışlardı. Sezai Karakoç’un “Diriliş” kavramını niçin tercih ettiğinin ipuçları böylece Hatıralar’da kaynağını bulmaktadır.
Aslında, Sezai Karakoç adı ve ilk Diriliş dergisiyle tanışmam, Maraş İmam Hatip Lisesi’nde başlamıştı ve öylece devam etti. Maraş Lisesi’nde (Kara Lise), Mustafa Atatanır’ın girdiği Edebiyat dersinde ödev olarak Sezai Karakoç’un Şahdamar’ındaki “İlk” başlığını taşıyan şiirini tahlil ederek sınıfta sözlü olarak anlatmıştım (1968). Tahlil ettiğim bu şiirin yanında “Yoktur Türkiye’de Gölgesi” şiirine göndermeler yapmıştım. Hatıralar’da, annesinin ölümü üzerine bu şiirin yazılış serüvenini anlatır ki, gerek bu şiirlerinin, gerekse diğerlerinin anlaşılmasında ve yorumlanmasında, elbette uyarıcı işlevlerinin bulunduğu düşünülebilir.
Aynı yıl üniversite sınavlarına İstanbul’da girmiş ve Sezai Karakoç’u ziyaret ederek tanışmak istememize rağmen, o zaman Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenci olan birisine isteğimizi açınca, ileri sürdüğü anlamsız gerekçeyle, ziyaretten vazgeçmek durumunda kalmıştık. Nitekim Mustafa Atatanır da, o sırada İstanbul’dayken Sezai Karakoç’u ziyaretinde, şiirinin tahlil edildiğini ve Osman ile benim ziyaretine gelip gelmediğimizi sormuş. Ancak gelmediğimiz cevabını almasına rağmen, buna ihtimal bile verememiş. Böylece, vicahen tanışmamız 70’li yılların başına, Sezai Karakoç’un Maliye Bakanlığı’ndaki görevine tekrar dönmesine kadar ertelenmişti. Nihayet, Maliye Bakanlığı’nın Ulus’taki binasında, giriş katında küçücük bir odada vicahi tanışmamız gerçekleşmişti.
Diriliş düşüncesinin topluma yayılması ve yaygınlaşması ayrı bir konudur ve mutlaka incelenmesi gerekir önemli bir konudur. Cumhuriyet dönemi düşünce tarihi bakımından ayrı bir başlık açılmasını hak etmektedir. Tıpkı, belli ölçülerde yapılan ve yapılmakta olan sanat ve edebiyatı, şiiri üzerinde olduğu gibi.