Hannukah Ve Abd-Küba Yakınlaşması

Abone Ol

Küba’ya uygulanan ambargoyu delip, bu ülkeyle ticaret yapan yabancı menşeli firmaları yakından takip etmek ve cezalandırmak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri Federal Kanunu’na göre düzenlenen ve Cumhuriyetçi Senatörlerden Jesse Helms ve Dan Burton’un adına atfen yürürlüğe giren, 1996-Helms-Burton Yasası çerçevesinde desteklenen istihbarat amaçlı program, Aralık 2009’da iki ülke arasındaki ilişkilerin gerginleşmesine neden olmuştu.

Bu programı yürütmekle görevli ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), Amerika asıllı Siyonist Alan Philip Gross’a bu işi ihale eder. Gross, istihbarat amaçlı olarak Küba’daki Yahudi topluluğu vasıtasıyla dinleme cihazlarını bu ülkeye sokarken yakalanır ve gizli program (covert program ) iddiasıyla casusluktan içeri atılır. Bu çalışma Türkiye’de doğalgaz boru sistemlerine İsrail tarafından yerleştirildiği düşünülen ve yıllarca çeşitli çevreler tarafından dillendirilen `korelasyon ve akustik’ dinleme yöntemlerine benzeyen yeraltı radar dinleme sistemini çağrıştırmaktadır. Bu yöntemle boru hattına yakın bir noktadan geçen bir askeri aracın bilgileri ve bulunduğu nokta aynı anda uzaktan kontrol edilen sistem tarafından tespit edilebilmektedir.

Vatikan ve Kanada’nın ev sahipliğinde Kanada ve Amerikan yetkililer arasında on sekiz aydan beri devam eden görüşmelerde, ana gündem maddesinin ABD asıllı Siyonist istihbaratçı Alan Phillip Gross (Hanukkah)’un serbest bırakılma isteği olması dikkat çekicidir. Nihayet 17 Aralık’ta Hanukkah’ın serbest bırakılması ABD-Küba ilişkilerinde yeni bir dönüm noktası oluşturmuştur. Küba ile ABD arasında yaşanan gerginliklerden sonra, ortaya çıkan yeni rahatlama (new detent) olayında Papa Françesko’nun oynadığı rol de dikkatlerden kaçmamıştır.

Bu olay ister istemez İsrail’in, 1983’te kaçırılan altı askerine mukabil serbest bıraktığı dört bin altı yüz Arap mahkûmu ve en son Kasım 2011’de Gilad Şalit’e karşılık bin yirmiyedi Filistinli mahkûmu bırakma kararlarını akıllara getirdi. ABD ile Küba arasında yaşanan krizin başrol aktörü konumundaki Siyonist istihbaratçı Gross vasıtasıyla ABD-İsrail ilişkilerini, başka bir deyişle uluslararası entrikacılığın modelini bir kez daha Küba olayında görmek mümkün olmuştur.

Capitol Hill’in, İsrail ile her platformda muvazaalı hareket etmekte olması ve Küba örneğindeki uygulamaları bir “casus belli” (savaş nedeni) olduğu halde, bu yaklaşımın ABD için haklılık ve hukuka uygunluktan çok çıkarların ön planda olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Bir yandan global ölçekli yumuşamadan söz ederken, diğer yandan ise, Ortadoğu’da şiddete karşı çekimser ve pasif politikayı uygulayan Batılılar, aslında bir nevi vahşet politikalarına üstü örtülü şekilde prim ve cevaz vermektedirler. Eğer, vahşet politikalarına kurban giden masum insanlar değil de malumu ilam kabilinden “Bibi” olarak nitelenen Netanyahu olsaydı, ABD ve müttefiklerinin tutumları aynı olmaz ve suskunlukları devam etmezdi. Buna en çarpıcı örnek, 1989’da Katolik Piskopos Salvatore Kolombo’nun Mogadişu’da öldürülmesi ve akabinde 1990’da başlayan iç savaşın patlak vermesi ve “umut operasyonu” kararının verilmesidir.

Hanukkah ile uygulamaya konulmaya çalışılan ve gözden kaçmayan Küba sinopsisi (genel planı), Amerikan ve İsrail çıkarlarını korumaya yönelik “global emperyalizm” politikalarının bir gereğidir. ABD’nin buram buram fırsatçılık ve pragmatizm kokan politikaları gereği ancak stratejik çıkarları söz konusu olduğunda harekete geçmektedirler.

ABD’nin İsrail ile oluşturduğu ve bir tür sembiyoz ilişkisine dayanan politik yakınlaşma ile alternatifler yelpazesini daraltarak sürekli bunalım potansiyeli oluşturması global siyasetinin en önemli tutarsızlık örneğidir.

Bundan böyle uzun bir tecrit politikasından sonra, Raul Castro-Barack Obama arasındaki yakınlaşmanın nasıl bir seyir oluşturacağı doğrusu merak konusudur. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündem değiştirmeye yönelik olarak Kristof Kolomb’a atıfta bulunarak, “Küba’nın tepesine cami yakışır” açıklaması da zamanlama açısından ilginçlik oluşturmuştur.