“Erkek olan şimdi yolsuzluk yapsın, göreyim bakayım. Fatura yolsuzluğu yapsın onun cezasının ne olduğunu sayın valim ona gösterecektir. Onun için yolsuzluk yok kardeşim. Biz üreticiye vereceğiz…”
O kadar hoşuma gitti ki, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın bu cümleleri...
* İnşallah bu memlekette yolsuzluklar, usulsüzlükler artık bir son bulsun...
* İnşallah bu memlekette yatırım ve üretim artık ön planda tutulsun...
* İnşallah bu memlekette keyfi uygulamalar artık sona ersin...
* İnşallah bu memlekette atılacak köklü adımlarla Doğu ve Güneydoğu artık terk edilmesin...
* İnşallah bu memlekette atılacak adımlarla ekonomi obez değil gerçek anlamda büyür...
Hepimizin temennisi bu yönde...
Ama işte öyle olmuyor, olamıyor her zaman...
***
Şimdi anlatacağım olay gerçekten akıllara ziyan...
Biliyorsunuz Batı’nın dayatması ile bu ülkede yıllardan beri şeker pancarı üretimine “kota” uygulanıyor.
Ne demek bu?
Şu demek; üretici istediği kadar şeker pancarı ekemiyor...
Ekse, çıkarsa bile devlet koyduğu sınırın dışına çıkan miktarı almıyor. Sırf bu sebeple çok sayıda çiftçinin pancar ekiminden vazgeçtiğini biliyorum.
Ama şöyle bir gelişme yaşandı, yakın geçmişte; şeker pancarına uygulanan kota kaldırıldı.
Artık eskiden olduğu gibi çiftçi istediği kadar şeker pancarı ekip satabilecekti.
İktidar partisi milletvekilleri bu gelişmeyi ballandıra ballandıra anlattılar.
Fena mı? Aksine oldukça memnuniyet verici bir gelişme...
Ama işte kazın ayağı öyle değil...
Bana ulaşan bilgilere göre, şeker fabrikalarında -en azından bazılarında- belli miktarın dışında kalan şeker pancarına biçilen fiyatın yarısı uygulanmaya başlanmış.
Başka bir deyimle fabrika müdürleri, “Belli miktarın haricindeki şeker pancarlarını yüzde elli ucuza alırım...” diyesiymiş...
Peki, ama hani kalkmıştı şeker pancarına kota!
Bu uygulama da bir nevi kota değil de nedir?
Neresinden bakarsanız bakın yanlış ve hatalı bir uygulama...
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın, “Erkek olan şimdi yolsuzluk yapsın, göreyim bakayım” dediği bir ortamda bu türden uygulamalar mide bulandırıyor... Bu da bir nevi “yolsuzluk” değil mi?
Sayın Bakan farkında mı bilmem!
MÜTEMADİYEN BİRİKTİRMEK; NEREYE KADAR!
Son dönemde çok konuşulan bir anekdot…
Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik bir öyküsü yer alır.
Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir zenginin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için zengin adama gidip talebini iletir.
Bu zengin adam gerçekten de herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir.
Pahom’a, “Sabah güneşin doğuşundan akşam batışına kadar kat ettiğin bütün yerler senin; fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”
Pahom, güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az bir zaman kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takati. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…
Zengin adam olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler.
Zengin adam, Pahom’un mezarının başında durur ve şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter.”
***
Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev…
Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…
İnsan olarak tüketmeye de çok meraklıyız.
Biriktirdiğimiz paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketiriz...
Benlik biriktirirken, benliğimizi tüketiriz...
Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz? Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz.
Aldığı maaşı beğenmeyip daha çoğunu isteyenlere, hep daha yüksek mevkiler elde etmek için hırsla mücadele edenlere, evini arabasını beğenmeyip daha iyisini alma peşinde koşanlara, mekânları dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara yeter de artar bile toprağın altı.
İhtiraslarımız ve bitip tükenmeyen arzularımız için az bir toprağa ihtiyacımız var, sadece…
***
Son derece çarpıcı bir öykü.
Sizce de öyle değil mi?
HER SANİYESİ ÖZLENEN MUKADDES YOLCULUK…
Allah Resulü, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), en yakın arkadaşı Hz. Ebubekir’le (Sıddık-ı Ekber) beraber Mekke’den Medine’ye hicret ederken Sevr mağarasına sığındı.
Allah Resulü’nün uykusu geldi ve Sıddık-ı Ekber’in kucağına yattı.
Bu arada Hz. Ebubekir, Allah Resulüne bir zarar gelmesin diye mağaradaki bütün delikleri bez parçalarıyla kapadı ama bez yetmedi bütün delikleri kapamaya.
Bunun üzerine Hz. Ebubekir elleri ve ayaklarıyla bu delikleri kapadı.
Bu sırada Allah Resulü uyurken bir yılan Hz. Ebubekir’in ayağını soktu.
Sıddık-ı Ekber, Allah Resulü uyanmasın diye acıya dayanmaya çalıştı.
* Ne oldu ya Ebubekir?
* Yok bir şey yâ Resûlallah!
Peygamberimiz (S.A.V.) tekrar sorar;
-Ne oldu yâ Ebubekir?
Sıddık-ı Ekber acıya dayanamadı ve bayıldı.
Gönüller Sultanı Peygamberimiz Efendimiz bu sırada Hazreti Ebubekir’in ayağından kan aktığını gördü…
Hemen ayağına o şifalı tükürüğünü sürdü…
O anda önünde kocaman bir yılan belirdi. Allah Resulü yılana dedi ki: “Sen ne hayâ ile Ebubekir’in ayağını ısırdın!”
Bunun üzerine yılan dile geldi: “Ey Allah’ın Resulü, ben 600 senedir bu mağarada seni bekliyorum. Seni görmeme Ebubekir’in ayakları engel oldu ben de bu nedenle Ebubekir’i ayağından ısırdım.”
***
Kutsal topraklarda mukaddes yolculuk…
Hacılar kutsal beldelerden dönmeye başladı…
Her adımına, her karışına özlem duyulan, hasretle beklenen saliseler, saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar manzumesi…
Allah (C.C.) bir kez daha, bir kez daha nasip eylesin, inşallah…