Hani bizim edebiyatçılarımız nerede?

Abone Ol

Gazetecilerin köşe yazarlarının neredeyse yarısından çoğu edebiyat kökenli şair, hikâyeci ve sağlam denemecilerden oluşuyor.

Edebiyat dergileri son zamanlarda gazetelere günlük siyasi analizler yapan yazarlar yetiştiriyor sanki.

Diğer taraftan çok nitelikli sosyologlarımız ve entelektüel kalemlerimiz birer birer siyasi arenada boy gösterir hale geldiler.

Hiç de siyasi altyapıları ve geçmişleri olmayan bu kişiler şimdilerde ya ekranlarda gündelik siyasi tartışmaların medyatik aktörü haline geliyorlar ya da siyasi partilerde aktif roller alarak birikimleriyle pek de uyuşmayacak icraatların adamı oluyorlar. 

Akademizme saplanmamış akademisyenlerimiz içerisinde de ne yazık ki bu tür kaymalar var.

Edebiyat kökenli yazarların eksen kayması ve dil dönüşümü yaşamaksızın gazetelerde sosyal ve siyasi meselelerde yazmalarında elbette bir beis yok.

Hatta bu biraz da olması gereken bir durumdur.

Edebiyat sahası bir fildişi kule olmadığına göre, şair ve yazarların içinde yaşadıkları toplumun sıkıntılarını dile getirmeleri, yanlış giden noktalara müdahil olmaları olması gereken bir münevver tavrıdır.

Üstelik edebi dil ve buna bağlı olan duyarlık bir edebiyatçı kalemin elinde daha bir incelik ve nezaket kazanacaktır.

Ülkemizde alışıldık siyasetçi portresi her geçen gün siyasetin siyasetçilere bırakılmayacak denli ciddi bir iş olduğu yargısını pekiştirmektedir.

Ciddi anlamda sosyolojik birikime sahip, dili halin gerektiği nispette kullanabilen, mizah kabiliyeti iyi, çağdaş kavramlara vakıf, dünyada olup bitene karşı uyanık, İbn-i Haldun’dan, Kınalızade Ali’den, Nizamul Mülk’ten, Pirizade’den haberdar siyasetçilere ihtiyaç var.

Bugün bu örneklere çokça rastlayamıyorsak bunun sebebi siyasi portrelerin ve politik kişiliklerin avami ölçütlerde şekillenmesinden dolayıdır.

Hal böyle olunca, bir akademisyen ve bir şair-yazar siyasete transfer edildiğinde günü kurtarıcı, ait olduğu siyasi düşünceyi kurtarıcı, dahası zevahiri kurtarıcı bir moda giriveriyor. Çünkü bu politik arenada geldiği yerdeki entelektüel ağırlıklarla siyaset yapabilmesine imkân yoktur.

Zira bugünkü şekliyle siyaset piyasaya endeksli populist bir jargona ayarlıdır. Edebiyatçılarımız birçoğu edebiyat dergilerinden yüksek tirajlı gazetelerin köşelerine geçiyor ve bir daha da kolay kolay yazdıklarında edebiyatı gündemine almıyorsa bunun nedeni yukarıda söz konusu ettiğimiz dilsel evirilme ve eksen kaymasında aranmalıdır.

Gündelik siyasi dil edebi olanla herhangi bir şekilde dolaylı ve direk ilişki kurmamaktadır.

Edebiyat dergilerinde fikir ve düşünce eksenli yazılara neredeyse hiç yer verilmediği gibi, günlük gazetelerde de kültür-sanat sayfaları birer birer ortadan kalkarak edebiyat sosyal hayatın gündemine yaklaştırılmamaktadır.

Seksenli yılların gazetelerine baktığımızda “kültür-sanat ve edebiyat” sosyal hayatın gündemine girecek derecede sayfalarda geniş yer bulmaktadır.

Hatta Yeni Devir, Cumhuriyet gibi kimi gazetelerde hikâye, şiir, deneme gibi edebi ürünlere sıklıkla rastlanmaktaydı.

Bugün ise tam tersi yaşanmakta, edebiyat dergilerinde yazan kalemler oralara edebi üslup ve usturup kazandırmak yerine günlük gazetelerin gündelik gündemlerine tabi olmaktalar. Edebiyat dergilerinde bir türlü elde edilemeyen kalabalıklar ve geniş yığınlar böylelikle gazete yazarlığı ile temin edilmiş olmakta.

Bu kitlesel doyum edebi hazzın önüne geçmiştir.

Her gazetenin aynı zamanda siyasi bir tarafı temsil ettiğini düşündüğümüzde bir edebiyatçının siyaset dışı yazma olanağı neredeyse hiç kalmamaktadır.

Peki, çıkış yolu nedir Çıkış yolu bu mecraya giriş yolunda mahfuzdur.

Kişinin yazmakta meselesi ne ise onun izini sürer.

Meselesi yoksa o yazar başkalarının meselsinin yüklenicisi hatta kimi zaman taşeronudur. Nerede ve ne yazarsak yazalım şayet edebiyatçılık iddiamız varsa olaylara ve kişilere dokunuşumuz edebi üslupta ve edep dairesinde olmalıdır. Bu budur.